
YENİ İçin: Düşünmek mi, değiştirmek mi?
Bu soru yalnızca geçmişin tartışması değil;
Bugün Türkiye’nin tam ortasında duran bir sorun.
Uzun zamandır “Değişim” sözü siyasetin en çok tüketilen kavramlarından biri haline geldi.
Her yeni oluşum, her yeni parti, topluma bir umut olarak sunuluyor. Ancak asıl sorun, değişimin bir slogan mı olacağı, yoksa toplumun gerçek gereksinimlerini dokunan bir dönüşüme mi evrileceğidir.
Bugün Türkiye’de siyasal alanın en büyük açmazı, toplumu parçalayan ‘’Şu cu, bu cu’’ dilinin yine belirleyici olmasıdır. Oysa bu ülkenin gereksinimi, birbirine mesafeli duran kesimlerin ortak bir zeminde buluşabilmesidir.
Kendini demokrat muhafazakar olarak tanımlayanlar, demokrat cumhuriyetçiler, demokrat milliyetçiler ve hatta sistemin dışında bırakılmış, yalnızlaştırılmış sol/sosyalist kesimler;
Bu farklı toplumsal damarlar, aslında aynı temel arayışın etrafında buluşmaktadır: adalet, liyakat, özgürlük ve güven duygusu.
Eğer yeni bir siyasal sav ortaya konulacaksa, bu sav yalnızca “Değiştirme” söylemine dayanamaz. Toplumu dönüştürmek, onu anlamadan olası değildir. İnsanların gündelik hayatına değmeyen hiçbir proje kalıcı olamaz.
Bu nedenle gerçek değişim, yukarıdan dayatılan değil; Toplumun içinden filizlenen bir ortak usun ürünü olmak zorundadır.
Bugün kurulacak ya da şekillenecek her yeni yapı için en kritik sorun kopyala yapıştırıcılığa düşmeden hastalıklı yapıdan kurtularak, kapsayıcılıktır. Türkiye’nin farklı kimliklerini, farklı dünya görüşlerini bir araya getirebilen bir siyasal dil üretilebildiği ölçüde başarı olası olacaktır.
Aksi halde, "YENİ" diye sunulan her yapı, eski ayrışmaların başka bir biçimde yeniden üretilmesinden öteye geçemeyecektir.
Cumhuriyetin temel değerleri ise bu ortak zeminin en güçlü dayanağıdır. Hukukun üstünlüğü, laiklik, sosyal adalet ve yurttaşlık bilinci; Yalnızca bir dönemin değil, geleceğin de inşa taşlarıdır. Bu değerler etrafında şekillenen bir siyasal anlayış, toplumsal muhalefeti dışlamadan, aksine onu kucaklayarak büyüyebilir.
Unutulmamalıdır ki, toplumsal dönüşüm sadece siyasal aktörlerin iradesiyle değil, toplumun rızasıyla gerçekleşir. İnsanlar kendilerini o sürecin parçası olarak görmedikçe hiçbir değişim kalıcı olmaz.
Bu yüzden asıl sorun , bir şeyi değiştirmekten çok, birlikte yeniden kurabilme iradesini ortaya koyabilmektir.
Türkiye’nin önünde henüz bir fırsat var:
Kutuplaşmanın yerine ortaklaşmayı, dışlamanın yerine kapsayıcılığı koyan yeni bir siyasal us.
Eğer bu başarılabilirse, “Değişim” bir slogan olmaktan çıkıp, gerçek bir toplumsal dönüşüme dönüşebilir.