
YENİ Partinin Yükselişi ve Perde Arkası Hesaplar!
Türkiye siyaseti bugün iki farklı hatta ilerliyor. Bir yanda Özgür Özel ve arkadaşlarının kurduğu yeni partinin nasıl bir yol izleyeceği tartışılıyor;
Diğer yanda ise çok daha kritik gelişmeler sessizlik perdesi arkasında ilerliyor. Özellikle “Çözüm süreci” adı altında yeniden ısıtılan başlıklar, iktidarın kontrollü bir şekilde kamuoyuna servis ettiği bilgilerle gündeme geliyor.
Dikkat çekici olan şu:
RTE ve ona yakın medya, alışılmışın aksine bu süreçte oldukça temkinli, hatta sessiz.
Bu sessizlik tesadüf değil. Türkiye’de iktidar medyasının refleksleri düşünüldüğünde, suskunluk çoğu zaman hazırlığın işaretidir.
Öte yandan yeni parti, iktidarın başlangıçta öngördüğü sınırların dışına taşmış görünüyor. “20–30 milletvekiliyle sınırlı kalır” denilen hareket, kısa sürede güçlü bir blok haline geldi. Bu durum yalnızca sayısal bir başarı değil;
Aynı zamanda psikolojik bir eşik anlamına geliyor.
Türkiye siyasetinde ilk kez ana muhalefetin omurgası fiilen yer değiştiriyor.
Bu noktada en kritik soru şu:
Bu yeni parti gerçekten geniş kitleleri kucaklayacak Türkiye'nin tamamını kucaklayan hiç kimseyi ötekileştirmeyen bir dönüşüm hareketi mi, yoksa CHP içi bir güç mücadelesinin geçici adresi mi olacak?
Yanıt henüz net değil.
Ancak sahadaki gelişmeler, bunun basit bir kopuş olmadığını gösteriyor. Belediyelerden teşkilatlara kadar uzanan geçişler, kontrollü ama kararlı bir yeniden yapılanmaya işaret ediyor.
İktidar cephesindeki “Sessizlik” de tam burada anlam kazanıyor.
Yeni parti, beklenenin aksine bir “Kontrol projesi” gibi davranmıyor. Aksine, kendi siyasal alanını açma potansiyeli taşıyor. Bu da saray açısından yeni bir hesap yapmayı zorunlu kılıyor.
Devlet Bahçeli’nin çıkışı da bu bağlamda okunmalı. “Özgür Özel’i üzmeyin” mesajı, yüzeyde demokratik bir duruş gibi görünse de siyasetin doğası gereği saf bir iyi niyet açıklaması olarak değerlendirilemez.
Bu tür açıklamalar çoğu zaman pazarlıkların, denge arayışlarının ve perde arkası gerilimlerin dışa vurumudur ki;
Narsist kişilik tarafından uçuş serbestken "Son yüzyılın Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra en büyük devlet adamı" ilan edilmesi derinlerin mesajı olarak alınmaktadır.
Bahçeli’nin sözleri aynı anda üç adrese mesaj içeriyor:
Bu üçlü denge, önümüzdeki sürecin en belirleyici unsuru olacak.
Diğer tarafta CHP’de yaşananlar ise artık bir “İç tartışma” olmaktan çıkmış durumda. Figüran skandalları, teşkilat kopuşları, lümpen, kasaba politikacısı ağzıyla konuşan Gürsel Tekin ve taban tepkisi, partinin meşruiyet krizini derinleştiriyor.
Sokakta karşılığı zayıflayan bir yönetimin, siyasi mühendisliklerle ayakta tutulmaya çalışıldığı yönündeki algı giderek güçleniyor.
Ve tam bu noktada, asıl büyük sorun sessizce ilerliyor: İmralı süreci.
Kamuoyuna sınırlı ve kontrollü şekilde yansıyan bilgiler, Meclis’e gelmeden önce bazı düzenlemelerin kapalı kapılar ardında müzakere edildiğini gösteriyor. Üstelik bu müzakerelerin içeriği, yalnızca güvenlik değil, doğrudan siyasi dengeleri etkileyecek nitelikte.
Eğer gerçekten bir “Barış” hedefleniyorsa, bunun yolu şeffaflıktan geçer. Ama süreç kapalı yürütülüyor, toplumdan gizleniyor ve parça parça servis ediliyor. Bu da doğal olarak şu soruyu doğuruyor:
Amaç çözüm mü, yoksa siyasi kazanç mı?
Türkiye bugün sıradan bir parti dönüşümünü değil, aynı zamanda rejimin yeniden büyük bir kurgusunu izliyor. Yeni parti bu denklemde Türkiye'nin tamamını kucaklayan merkeze oturmuş önemli bir aktör mü olacak, yoksa NATO işbirlikçilerinin oyununun bir parçası haline mi getirilecek?
Yanıt, önümüzdeki birkaç ayda verilecek kararlarla netleşecek.
Ama kesin olan bir şey var:
Siyasette sessizlik, çoğu zaman fırtına öncesidir!
Ses yükseltmek ise onuruna ve ülkene sahip çıkmaktır...