
Küresel oligarşinin elemanı olup olmamak!
Bu ülkede onlarca farklı kimlik, onlarca farklı millet, onlarca farklı inanç ve kültür bir arada yaşıyor. Yüzyıllardır aynı coğrafyada aynı kaderi paylaşmış, aynı acılara birlikte ağlamış, aynı sevinçleri birlikte yaşamış bir halktan söz ediyoruz.
Buna rağmen “Yok sayıldık” söylemi üzerinden toplumu ayrıştıran, insanları birbirine düşüren ve bu ayrışmayı dış güçlerin projeleriyle kesiştiren bir dilin yine ısrarla sürdürülmesi artık iyi niyetle açıklanamaz, masum görülemez.
Evet, bu ülkede geçmişte ağır hatalar yapılmıştır. Devletin de, toplumun da yüzleşmesi gereken karanlık sayfalar vardır. İnkar politikaları, yanlış uygulamalar, adaletsizlikler bu toplumun hafızasında derin izler bırakmıştır. Ancak bu gerçeklik, bugün başka hesaplara hizmet etmenin bahanesi haline getirilemez. Geçmişin hataları, bugünün yeni hatalarına meşruiyet kazandıramaz. Hak arayışı adı altında yürütülen her sürecin gerçekten hak ve adalet temelli olup olmadığı sorgulanmak zorundadır.
Daha açık ve daha net konuşmak gerekiyor:
Soykırıma uğrayan KHK'lar ile yüzbinlerce insanın hayatı altüst edildi.
İnsanlar bir gecede işlerinden edildi, pasaportlarına el konuldu, sosyal hakları ellerinden alındı, aileleriyle birlikte ekonomik ve sosyal yıkıma sürüklendi. Bu insanlar sadece işlerini kaybetmedi; itibarlarını, geleceklerini, umutlarını kaybetti. Bu tablo, basit bir mağduriyet olarak geçiştirilemez. Bu, açık bir toplumsal tasfiye, sistematik bir hak gaspı ve vicdanları yaralayan büyük bir adaletsizliktir.
Aynı şekilde soykırıma uğrayan Aleviler başta olmak üzere farklı kesimlerin yıllardır süren yapısal sorunları ortadadır. İnanç özgürlüğü, eşit vatandaşlık, kamusal alanda adil temsil gibi temel sorunlar henüz çözülmemiştir. Bu ülkede yalnızca tek bir kesimin değil, çok sayıda toplumsal grubun gerçek ve yakıcı sorunları vardır.
Peki kendisini “Hak mücadelesi”nin temsilcisi olarak sunanlar bu tablo karşısında ne yaptı? “Barış ve demokrasi” adı verilen süreçte bu sorunlar neden masaya dahi getirilmedi? Neden yüzbinlerce insanın uğradığı bu büyük adaletsizlik yok sayıldı? Neden diğer toplumsal kesimlerin yaşadığı mağduriyetler görmezden gelindi?
Daha da vahimi, bu süreçte bazı temsilcilerin açıkça “Bu bizim sorunumuz, önce bunu çözelim;
Sonra size bakarız” anlayışını dile getirmesidir. Bu yaklaşım, adalet mücadelesi değildir. Bu, açık bir çıkarcılık, açık bir ayrıştırma ve toplumu parçalara bölerek yönetme anlayışıdır.
Oligarşik yönetimin bu konudaki eğilimlerine çanak tutmaktır.
Bu sözler, ortak bir gelecek kurma iradesinin değil, dar bir hedefe kilitlenmiş bir zihniyetin göstergesidir.
Ortada çok net bir gerçek vardır:
Eğer bir süreçte başka hiçbir sorun masaya getirilmiyorsa, eğer yüzbinlerce insanın uğradığı haksızlıklar yok sayılıyorsa, eğer farklı kesimlerin acıları görmezden geliniyorsa;
O süreç “Toplumsal barış” süreci değildir. O süreç, dar kapsamlı bir pazarlık sürecidir.
Ve bu pazarlık, sadece belirli bir kesimin değil, daha büyük bölgesel hesapların parçası haline gelmiştir.
Bugün Kürt sorunu üzerinden yürütülen bu tartışmaların önemli bir kısmı, Ortadoğu’da yeniden şekillenen dengelerle doğrudan ilişkilidir.
Irak’ta, Suriye’de, Libya’da yaşananlar ortadayken;
Aynı senaryoların farklı başlıklar altında yeniden sahnelenmesine göz yummak, bu ülkenin geleceğini ateşe atmaktır.
Bu coğrafyada hiçbir süreç, oligarşik küresel güçlerin çıkarlarından bağımsız değildir ve bu gerçeği görmezden gelmek, toplumu yanıltmaktır.
Daha da çarpıcı olan ise, bütün bu sürecin giderek tek bir hedef etrafında şekillendirilmesidir. Topluma “Barış” ve “demokrasi” söylemleri sunulurken, arka planda dar bir ajandanın adım adım ilerletilmesi, insanların duygularının ve umutlarının araçsallaştırılmasıdır. Bu durum, toplumun zekasını hafife almak, insanları açıkça yanıltmaktır.
Gerçek şu ki;
Bu ülkede Türklerin Kürtlerle, Kürtlerin Türklerle bir sorunu yoktur. Sorun;
Kimlikler üzerinden siyaset yaparak toplumu bölen, mağduriyetleri seçerek kullanan, bir acıyı büyütürken diğerini yok sayan ve bu süreçten güç devşirmeye çalışan anlayışlardadır.
Türk ya da Kürt olması fark etmeksizin, bu dili benimseyen herkes bu sorunun parçasıdır.
İnsanlar artık bu bitmeyen çekişmelerden, bu manipülatif söylemlerden, bu çifte standartlardan yorulmuştur. Herkes için adalet talep etmeyen, sadece kendi meselesini merkeze koyan hiçbir hareketin samimiyeti yoktur. Gerçek bir adalet mücadelesi, kimlik seçmez; taraf tutmaz; herkesi kapsar.
Eğer gerçekten barış deniyorsa, o barış herkes için olmalıdır. Eğer gerçekten demokrasi deniyorsa, o demokrasi kimseyi dışlamamalıdır. Aksi halde bu kavramlar, sadece içi boş sloganlara dönüşür.
Bu ülke hepimizin. Bu ülkenin geleceği; gizli ajandalarla, dar pazarlıklarla, tek taraflı dayatmalarla değil; açık, dürüst, eşitlikçi ve gerçekten kapsayıcı bir anlayışla kurulabilir. Aksi halde kaybeden sadece bir kesim değil, bütün bir toplum olacaktır.