Atilla Yüceak
Atilla Yüceak

10 EKİM ANKARA KATLİAMI'NIN 11. YILI: 104 CANIMIZI UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ!

10 Ekim 2026 Saat: 10:40
YORUM YAPTavsiye EtYazdır

Bu yazı 0 kez okunmuştur

Barış, özgürlük ve demokrasi talebiyle Ankara'ya gelen 104 insanın yaşamını yitirdiği 10 Ekim 2015 Ankara Garı Katliamı'nın üzerinden 11 yıl geçti. Katliamın yıl dönümünde bir kez daha gerçek adalet talebi yükseltilirken, sorumluların eksiksiz biçimde yargılanması ve gerçeğin üzerindeki örtünün kaldırılması çağrısı yapıldı. Aradan geçen yıllara rağmen adalet mücadelesi devam ediyor.

10 Ekim 2015'te barış isteyen, bu nedenle Ankara Garı önünde bir araya gelen barış, özgürlük ve demokrasi sevdalısı 104 insanımızı kaybettik. Her biri, bu ülkenin barış, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin simgeleri olarak hafızalarımızda yaşıyor.

Unutmadık, unutmayacağız!

11 YILLIK ADALET MÜCADELESİ.

10 Ekim Ankara Katliamı'nın ardından başlatılan adalet mücadelesi, aradan geçen yıllara rağmen sonuçlanmış değil. Katliamda yaşamını yitirenlerin yakınları ve adalet arayışını sürdürenler, gerçeklerin bütün yönleriyle ortaya çıkarılmasını, tüm sorumluların yargılanmasını ve hak ettikleri cezaları almalarını istiyor.

Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi, 10 Ekim Katliamı'yla ilgili iki kez karar verdi. Ancak mahkeme kararlarında ısrarla katliamın sorumluluğunun IŞİD'li saldırganlarla sınırlı tutulduğu ve olayın insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmediği eleştirisi dile getirildi.

Adalet mücadelesini sürdürenlerin değerlendirmesine göre, yıllar içinde ortaya çıkan belgeler, bilgiler ve deliller, mahkeme kararlarının olayın bütün gerçeklerini yansıtmadığını gösteriyor.

İddialara göre soruşturma savcıları yıllarca bazı delilleri odalarında sakladı. Saklanan delillerin adliye koridorlarında bırakılmasının ardından mahkemeye ulaştığı belirtildi. İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı raporların gizlendiği, idari davalarda raporların tamamının verilmesi gerekirken özel heyetler oluşturularak yüzlerce sayfalık raporun ve eklerinin sansürlenmiş biçimde sunulduğu ileri sürüldü.

KATLİAM ÖNCESİ İSTİHBARAT NEDEN DEĞERLENDİRİLMEDİ?

Katliam öncesinde IŞİD'in bir mitinge yönelik saldırı hazırlığında olduğuna ilişkin istihbaratın bulunduğu, ancak bu bilgilerin Ankara Emniyet Müdürlüğü içerisinde tutulduğu ve ilgili birimlere iletilmediği iddia edildi.

Söz konusu durumun mülkiye müfettişleri tarafından tespit edilmesine rağmen gerekli işlemlerin yapılmadığı eleştirisi dile getirildi.

İstihbarat bilgilerine rağmen 10 Ekim 2015'te gerçekleştirilecek miting için yeterli güvenlik önlemlerinin alınmadığı, tertip komitesinin bilgilendirilmediği, hatta yanlış yönlendirildiği belirtildi.

Katliamı planlayan IŞİD mensuplarının ve canlı bombaların bilinmelerine, izlenmelerine, takip edilmelerine ve haklarında şikâyetler bulunmasına rağmen yakalanmadıkları ifade edildi.

Katliamdan birkaç gün önce telefonlarının dinlenmesine karar verilen, saldırının planlanmasında rol oynadığı ve canlı bombaların Ankara'ya gelmesini sağladığı belirtilen sanıkla ilgili dinleme işlemlerinin yapılmadığının yıllarca söylendiği; ancak daha sonra dinleme kayıtlarının bulunduğunun ve buna rağmen şüphelilerin yakalanmadığının ortaya çıktığı aktarıldı.

Sınır bölgelerinde IŞİD mensuplarıyla askerler arasında gerçekleştirildiği belirtilen pazarlıklara ilişkin telefon kayıtlarının da mahkemeye ulaştığı, buna karşın söz konusu kayıtların yeterince değerlendirilmediği öne sürüldü.

Dinlenen tanıkların beyanlarının yok sayıldığı, firari sanıkların araştırılmadığı, istihbarat bilgilerinin toplanmadığı ve bazı sanıkların nerede bulunduklarına ilişkin bilgiler olmasına rağmen yakalanmaları için gerekli işlemlerin yapılmadığı iddia edildi.

SAĞLIK HİZMETLERİ VE GÜVENLİK ÖNLEMLERİ DE SORGULANIYOR

Katliamın ardından yaşananlar da adalet mücadelesinin önemli başlıklarından biri oldu.

Saldırı sırasında gaz bombası kullanılması, yaralılara sağlık hizmetlerinin zamanında ulaştırılamaması ve kamu görevlilerinin sorumlulukları konusunda yeterli bir yargısal değerlendirme yapılmadığı eleştirileri dile getirildi.

Adalet arayışını sürdürenler, IŞİD'in insanlığa karşı suç işleyen bir örgüt olduğunun yargı kararlarında gerektiği gibi ele alınmadığını savundu.

Türkiye'de insanlığa karşı suç kapsamında yürütülen ilk yargılamalardan biri olarak anılan davada, bu suç yönünden beraat kararı verilmesi de eleştirilerin merkezinde yer aldı.

SİYASİ SORUMLULUK TARTIŞMASI: 400 MİLLETVEKİLİ SÖZÜ VE KATLİAM

10 Ekim Katliamı'nın ardından yalnızca saldırganların değil, siyasi sorumluluğun da tartışılması gerektiği vurgulandı.

7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından dile getirilen, “Kaos mu istiyorsunuz? Buyurun size kaos” ve “400 milletvekili verin, bu iş bitsin” sözleri hatırlatılarak, ülkede yaşanan siyasi gelişmelerle katliam arasındaki ilişkinin araştırılması gerektiği savunuldu.

Katliamın ardından kamuoyu araştırmaları yapılarak siyasi sonuçların değerlendirildiğine ilişkin iddialar da gündeme getirildi. Adalet mücadelesini sürdürenler, siyasi sorumluluğun yalnızca doğrudan saldırıyı gerçekleştirenlerle sınırlandırılamayacağını ifade etti.

Bütün bu iddialara, dosyalara ve delillere rağmen gerçeklerin ısrarla görülmezden gelindiği eleştirisi yapıldı.

Gerçeğe karşı yalanın, adalete karşı cezasızlığın egemen kılınmasına itiraz edenler, yıllardır sürdürdükleri mücadeleyle mahkeme kararlarında yer almayan gerçeklerin toplumun hafızasında yaşadığını vurguluyor.

Bu gerçeklerin yalnızca katliamda yaşamını yitirenlerin yakınlarını değil, bütün ülkeyi ilgilendirdiği belirtiliyor.

BARIŞ, DEMOKRASİ VE ADALET TALEBİ NEDEN TEHLİKELİ GÖRÜLÜYOR?

Türkiye'nin yıllardır egemenlerin çıkarları, sömürü ve siyasi hırslar nedeniyle derin acılar yaşadığına dikkat çekilen değerlendirmelerde, toplumun ötekileştirildiği, ayrıştırıldığı ve parçalandığı ifade ediliyor.

Kapanmayan yaraların her yeni olayla yeniden kanadığına işaret edilerek, bir yandan barış ve kardeşlik söylemleri kullanılırken diğer yandan toplumu yeni acılara sürükleyen politikaların sürdürüldüğü eleştirisi dile getiriliyor.

İnsanların düşünceleri, yazdıkları, inandıkları ve sorguladıkları için baskıyla karşı karşıya kaldığı bir ülkede, adalet ve özgürlük mücadelesinin daha da önemli hâle geldiği vurgulanıyor.

Devletin görevinin insanları korumak, adaleti sağlamak ve yurttaşların güvenliğini güvence altına almak olduğu hatırlatılarak; gazetecilerin, öğrencilerin ve grev yapan emekçilerin soruşturmalarla, gözaltılarla, tutuklamalarla ve cezalarla karşı karşıya bırakılması eleştiriliyor.

Sansürün, tehditlerin ve baskının çözüm olarak görülmesine karşı çıkılırken, suç iddialarının araştırılması yerine üzerlerinin örtülmesinin ve adalet arayan insanların baskıyla karşılaşmasının kabul edilemeyeceği belirtiliyor.

Barış, demokrasi ve adalet talebinin suç gibi gösterilmesine itiraz ediliyor.

Ekmek, barış ve adalet; toplumun en temel ihtiyaçlarıdır. Bu taleplerin tehlikeli görülmesi, susturulması ve cezalandırılması, ülkenin geleceği açısından ağır bir sorun olarak değerlendiriliyor.

Emek sömürüsünün, iş cinayetlerinin ve toplumsal eşitsizliklerin sürdüğü bir ülkede, barış ve demokrasi mücadelesinin emek mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceği ifade ediliyor.

İş yerlerinde yaşamını yitiren işçiler, katliamlarda kaybedilen insanlar ve adalet arayışında olan aileler aynı toplumsal hafızanın parçaları olarak anılıyor.

SURUÇ'TAN DİYARBAKIR'A, SUR'DAN ANKARA'YA UZANAN ACI

Türkiye'nin yakın tarihindeki katliamlar, çatışmalar ve siyasi kırılmalar hatırlatılarak, yaşananların birbirinden kopuk olaylar olarak ele alınamayacağı savunuluyor.

Suruç'ta 32 insanın yaşamını yitirdiği saldırıdan Diyarbakır'a, Sur'dan Ankara'ya uzanan süreçte, güvenlik birimlerinin sorumluluğunun ve siyasi kararların sonuçlarının sorgulanması gerektiği belirtiliyor.

Saldırıların önlenememesi, istihbarat bilgilerinin değerlendirilmemesi ve kamu kurumlarının görevlerini yerine getirip getirmediği konularının bütün yönleriyle araştırılması gerektiği vurgulanıyor.

Suruç'taki saldırıda canlı bombanın yakalanarak adalete teslim edilmesi konusunda gerekli adımların atılmadığına ilişkin eleştiriler de dile getiriliyor.

Katliamların ardından siyasi iktidarın sorumluluğunu kabul etmesi, ihmallerin açığa çıkarılması ve benzer acıların yaşanmaması için gerekli önlemlerin alınması gerektiği ifade ediliyor.

Ancak siyasi sorumluluk tartışmalarının çoğu zaman kınama açıklamaları, birlik ve beraberlik çağrıları ve yayın yasaklarıyla sınırlandırıldığı eleştirisi yapılıyor.

Katliamların ardından sorumluların istifa etmesi ve hesap vermesi gerekirken, olayların üzerinin örtülmesinin, yazıların cezalandırılmasının, gazetecilerin tehdit edilmesinin ve baskının tercih edilmesinin adalet duygusunu zedelediği belirtiliyor.

Birlik ve beraberlik söylemlerinin samimi olabilmesi için öncelikle yaşam hakkının korunması, gerçeklerin açıklanması ve sorumluların hesap vermesi gerektiği vurgulanıyor.

İKTİDARIN DEĞİŞEN SÖYLEMLERİ VE TOPLUMUN HAFIZASI

Türkiye'de siyasi iktidarın geçmiş yıllarda derin devlet ve Ergenekon tartışmaları üzerinden yürüttüğü politikalar, daha sonraki yıllarda aynı konuların farklı biçimlerde ele alınmasıyla birlikte değerlendiriliyor.

17-25 Aralık sürecinde yaşanan gelişmeler ve siyasi iktidarın Fethullah Gülen hareketine yönelik değişen tutumu da bu tartışmaların bir parçası olarak anılıyor.

Dün gerçek olarak sunulanların daha sonra yalan, dün yalanlananların ise gerçek olarak anlatılmasının toplumda güvensizlik yarattığı belirtiliyor.

Siyasi iktidarın söylemlerindeki değişimlerin, ülkenin demokratik geleceği ve hukuk devleti ilkeleri bakımından sorgulanması gerektiği ifade ediliyor.

10 Ekim Katliamı'nın yalnızca birkaç saldırganın gerçekleştirdiği bir eylem olarak ele alınamayacağı; böylesine büyük bir saldırının nasıl planlandığının, hangi ihmallerin yaşandığının ve hangi sorumlulukların yerine getirilmediğinin bütün boyutlarıyla araştırılması gerektiği vurgulanıyor.

Türkiye'nin bu saldırıların arkasındaki örgütsel yapıyı ve olası ihmalleri ortaya çıkarmadan gerçek anlamda huzura kavuşamayacağı savunuluyor.

BARIŞ İSTEYENLERİN ÜZERİNE KARANLIK ÇÖKTÜ

10 Ekim Katliamı, barışın güçlendirilmesi gereken bir dönemde yaşandı. Ancak barış talebinin çatışmaları sona erdirecek bir fırsat olarak değerlendirilmesi yerine, yeni çatışmaların ve siyasi hesaplaşmaların gölgesinde bırakıldığı eleştirisi dile getirildi.

Suruç'tan Ankara'ya uzanan süreçte yaşanan acıların, toplumun ortak hafızasında derin izler bıraktığı ifade ediliyor.

Barış isteyen insanların hedef hâline gelmesi, demokrasi ve özgürlük taleplerinin baskıyla karşılaşması ve yaşam hakkının korunamaması, ülkenin geleceği açısından ağır bir sorun olarak değerlendiriliyor.

Bir ülkenin yöneticilerinin tarihe barışın mimarları olarak geçmek yerine katliamların, çatışmaların ve toplumsal acıların gölgesinde anılmasının kabul edilemeyeceği belirtiliyor.

Siyasi iktidarın tercihlerinin yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların nasıl bir ülkede yaşayacağını da belirlediği vurgulanıyor.

Bu nedenle yaşananların sorgulanması, sorumluların hesap vermesi ve toplumun barış içinde yaşayabileceği bir düzenin kurulması gerektiği ifade ediliyor.

NAZIM HİKMET'TEN YAHYA KEMAL'E: ANKARA ARTIK 104 CANIMIZIN ACI HATIRASI

Ankara Katliamı'nın yarattığı derin acı anlatılırken, edebiyatın ve şiirin toplumun hafızasındaki yeri de hatırlatılıyor.

Nazım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları eserinde Ankara'ya ilişkin dizeleri anımsatılarak, geçmişin acılarıyla bugünün gerçekleri arasında bağ kuruluyor.

Yahya Kemal'in Ankara'ya ve İstanbul'a ilişkin dizelerine yapılan göndermelerle, Ankara'nın artık yalnızca bir başkent ya da bir ulaşım noktası olmadığı; 10 Ekim 2015'te yaşamını yitiren 104 insanımızın acı hatırasını da taşıdığı vurgulanıyor.

Yurdun dört bir yanından insanların trenlerle geldiği Ankara Garı, barış ve demokrasi talebiyle bir araya gelen insanların hayatlarının ellerinden alındığı yer olarak hafızalara kazındı.

Bir araya gelerek halay çekmek, türküler söylemek, barış pankartları taşımak ve geleceğe umutla bakmak isteyen insanların katledilmesi, ülkenin tarihindeki en ağır acılardan biri olarak hatırlanıyor.

Bu nedenle Ankara Garı, yalnızca bir katliamın yaşandığı yer değil, aynı zamanda adalet ve hakikat arayışının simgelerinden biri olarak anılıyor.

10 EKİM'İN HESABI SORULMADAN ADALET MÜCADELESİ BİTMEYECEK

Aradan geçen 11 yıla rağmen 10 Ekim Katliamı'nın bütün sorumlularının ortaya çıkarılması ve yargılanması talebi sürüyor.

Katliamda yaşamını yitirenlerin yakınları, barış ve demokrasi mücadelesini sürdürenler ve adalet isteyen yurttaşlar açısından mesele yalnızca geçmişte yaşanan bir saldırının hatırlanması değil; aynı zamanda ülkenin bugününe ve geleceğine ilişkin bir hukuk, vicdan ve insanlık meselesi olarak görülüyor.

Soruşturmalardaki eksikliklerin giderilmesi, gizlendiği ileri sürülen belgelerin açıklığa kavuşturulması, istihbarat bilgilerinin neden değerlendirilmediğinin araştırılması ve kamu görevlileri dâhil bütün sorumlulukların hukukun gerekleri doğrultusunda incelenmesi isteniyor.

Adalet mücadelesini sürdürenler, yıllar boyunca ortaya koydukları çabayla mahkeme kararlarında yer almayan gerçeklerin ülkenin hafızasında yaşamaya devam ettiğini vurguluyor.

Çünkü adalet, yalnızca bir mahkeme kararından ibaret değil; gerçeğin ortaya çıkarılması, sorumluların hesap vermesi ve aynı acıların bir daha yaşanmaması için gerekli koşulların oluşturulmasıdır.

10 Ekim 2015'te Ankara Garı önünde yaşamını yitiren 104 insanımız, barış, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin unutulmayan simgeleri olarak hafızalarımızda yaşamaya devam ediyor.

Yalanlara teslim olmayacağız. Gerçekleri unutturmayacağız.

Adalet için, özgürlük için, barış için, demokrasi için mücadelemiz sürecek.

Direnene, mücadele edene, düşene bin selam olsun!

10 Ekim Ankara Katliamı'nda yaşamını yitiren 104 canımızı saygıyla anıyoruz.

Unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız!

İzleyelim mi!

https://youtu.be/x0cvsJ8IlkM?si=kGajCTwTacFh9y0F

 

Kocaeli Haberci Tavsiye Formu

Bu Yazıyı Arkadaşınıza Önerin
İsminiz
Email Adresiniz
Arkadaşınızın İsmi
Arkadaşınızın E-Mail Adresi
Varsa Mesajınız
Güvenlik KoduLütfen Resimdeki kodu yazınız

Yazarın Diğer Yazıları