
## Kültürün Aynasından Mahrum Kalmak: "Doktor Bu Ne?" Vizyonsuzluğu
Cem Yılmaz’ın o meşhur reklam filmindeki replik hafızalarımızdadır: *"Doktor bu ne?"* Hayatın derinliğini, bir kültürün kodlarını algılamaktan aciz kalındığında, mukaddes olan ile sıradan olan birbirine karıştığında dudaklardan dökülen o şaşkınlık nidası... Bugün, sözde muhalif basının uluslararası bir zirvede, devletin ağırladığı misafirlere sunulan ikramları dillerine pelesenk edişini izlerken, içimden tam olarak bu geçti: *Doktor, bu vizyonsuzluk ne?*
Sosyal medyada ve gazete manşetlerinde atılan o beylik sloganları gördük: *"Yurttaş aç, sofrada kuş sütü eksik."* İlk bakışta kulağa halkçı, popülist bir feryat gibi gelen bu cümle, aslında bu toprakların ruhundan, tarihinden ve en önemlisi "biz" olmanın harcından ne kadar uzaklaşıldığının en acı itirafıdır.
Bizler, evine gelen misafiri ağırlamak için gerekirse kendi lokmasından feragat eden, aç kalma pahasına sofrasını donatan bir milletin çocuklarıyız. Anadolu’nun en ücra köşesinde, kapısını çalan yabancıya ahırındaki son koyununu kesen babaların, misafir ağırlamayı bir ibadet, bir namus meselesi gören anaların terbiyesiyle büyüdük. Bizim medeniyetimizde "tanrı misafiri" kavramı vardır; kapımıza gelen her can, başımızın tacıdır. Devlet-i Aliyye’den bugüne, diplomasi masalarımız sadece siyasi pazarlıkların değil, mutfağımızın, zarafetimizin ve cömertliğimizin de vitrini olmuştur.
Uluslararası bir organizasyonda, dünya liderlerinin ve yabancı basının ağırlandığı bir sofrayı sadece bir "maliyet hesabı" üzerinden okumak, kelimenin tam anlamıyla kültürel bir körlüktür. NATO’nun varlığı, meşruiyeti veya küresel politikaları elbette sabaha kadar tartışılabilir; bu ayrı bir siyasi duruştur. Ancak devletin temsil makamında, bu ülkenin zengin mutfağını, coğrafyamızın gastronomik değerlerini dünyaya tanıtma fırsatı yakalanmışken, bunu bir "lüks" ve "israf" parantezine sıkıştırmak hangi akla hizmet eder?
Burada yapılmayan şey, kültürümüzün uluslararası marka değerini görememektir. Orada ikram edilen her bir yerel ürün, bu ülkenin çiftçisinin emeğidir, toprağının bereketidir, dünyaya ihraç edebileceğimiz birer kültür elçisidir. Bunu konuşmak, gastronomi diplomasisinin gücünü takdir etmek varken; meseleyi ucuz bir iç siyaset malzemesi haline getirmek, bu milletin değerlerine ne kadar yabancılaşıldığının tescilidir.
Kendilerini bu halkın bir parçası gibi sunan ama attıkları her manşette Anadolu’nun bin yıllık cömertlik genetiğine ters düşenler, ne yazık ki bu milletin değil, kendi fildişi kulelerinde yaşayan dar bir zümrenin, köksüz azınlıkların diliyle konuşuyorlar. Her şeyin bir usulü, bir üslubu vardır. Siyaset her zeminle yapılır ama sofranın bereketi, misafirin hürmeti ve devletin itibarı üzerinden muhalefet yapılmaz.
Çünkü asıl fakirlik, sofrada ne olduğu değil; zihinlerin, ufukların ve bu topraklara olan aidiyet duygusunun bomboş kalmasıdır.