
Türkiye yine büyük bir siyasi tartışmanın ortasında.
ÇERÇEVE YASA MI, SİYASİ PROJENİN HUKUKİ KILIFI MI?
“Terörsüz Türkiye” söylemiyle sunulan düzenlemenin arkasındaki asıl hedef ne?
Türkiye yine büyük bir siyasi tartışmanın ortasında.
Adına “Terörsüz Türkiye”, “barış”, “demokratik toplum”, “toplumsal bütünleşme” ve “çerçeve yasa” denilen yeni düzenleme, kamuoyuna terörü sona erdirecek, silahları susturacak ve Türkiye’de yeni bir demokratik dönem başlatacak tarihi bir adım olarak anlatılıyor.
Peki gerçekten öyle mi?
İşte asıl sorulması gereken soru budur.
Çünkü demokrasi yalnızca bir yasanın başlığına “demokratikleşme” yazmakla kurulmaz.
Barış yalnızca “barış” kelimesini tekrar etmekle gelmez.
Hukuk devleti ise iktidarın ihtiyaçlarına göre değişen hukuki düzenlemelerle değil, herkes için eşit uygulanan hukukla mümkündür.
Bugün Türkiye’nin önündeki temel mesele de tam olarak budur.
Çerçeve yasanın adı başka, siyasi sonucu başka mı?
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” adıyla gündeme gelen düzenleme 12 maddelik bir çerçeve oluşturuyor. Düzenlemenin uygulanması, PKK/KCK yapılanmasının silahlı faaliyetlerinin sona ermesi ve silahların bırakılması gibi şartlara bağlanıyor. Bazı örgüt suçları bakımından soruşturma, kovuşturma ve kesinleşmiş cezaların ertelenmesine ilişkin mekanizmalar öngörülüyor. Kasten öldürme ve belirli ağır suçlar ise kapsam dışında tutuluyor.
Buraya kadar “terör sona ersin, silahlar sussun” diyen herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir tablo vardır.
Elbette Türkiye’de terörün sona ermesini istemek suç değildir.
Elbette Türkiye’de anaların ağlamamasını istemek suç değildir.
Elbette Türkiye’de hiçbir gencin dağlarda, şehirlerde veya sınır ötesinde terör nedeniyle hayatını kaybetmemesini istemek suç değildir.
Tam tersine bunlar herkesin ortak dileği olmalıdır.
Ancak mesele şudur:
Terörün sona ermesi karşılığında hukuk devleti ilkelerinden vazgeçilecek mi?
İşte burada durmak gerekir.
Öcalan meselesi neden bu kadar önemli?
Bugün tartışmanın merkezinde ister istemez Abdullah Öcalan bulunmaktadır.
Çünkü DEM Parti, çerçeve yasanın yalnızca silah bırakma mekanizması olmadığını açıkça ifade etmiş; Öcalan için “özgür çalışma ve iletişim koşullarının” sağlanması, Öcalan’ın statüsünün düzenlenmesi ve kayyumların geri çekilmesi gibi talepleri aynı siyasi çerçevenin içinde dile getirmiştir. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)
İşte burada Türkiye’nin sorması gereken soru şudur:
Bir terör örgütünün kurucusu ve lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik siyasetinin geleceğinde hangi sıfatla muhatap alınacaktır?
Bu sorunun cevabı millete açıkça verilmelidir.
Çünkü mesele yalnızca bir mahkûmun cezaevi koşulları değildir.
Mesele, devletin terör örgütüyle mücadelesinin hangi noktada siyasal müzakereye dönüşeceğidir.
Eğer amaç gerçekten terörü bitirmekse, bunun hukuki çerçevesi TBMM’de açıkça tartışılmalıdır.
Eğer amaç farklı bir siyasi statü yaratmaksa, bunun da adı konulmalıdır.
Milletin bilmediği, siyasi partilerin dahi son aşamaya kadar tam metnine ulaşamadığı bir düzenlemeyle Türkiye’nin geleceği şekillendirilemez.
“Öcalan serbest bırakılıyor” demek ne kadar doğru?
Burada hakkaniyetli olmak zorundayız.
Mevcut teklif metninde Öcalan’ın adı açıkça yazılmıyor ve 1 Haziran 2005 öncesinde müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet gerektiren suçlar kapsam dışında bırakılıyor. Bu nedenle “Çerçeve yasa doğrudan Öcalan’ı serbest bırakıyor” demek hukuki açıdan isabetli değildir
Fakat bu durum siyasi tartışmayı ortadan kaldırmıyor.
Tam tersine başka bir soruyu doğuruyor:
Öcalan’ın doğrudan tahliyesi bugün düzenlemenin içinde değilse, yarının siyasi ve hukuki düzenlemeleriyle Öcalan’a nasıl bir statü hazırlanıyor?
DEM Parti’nin kendi açıklamalarında Öcalan’ın statüsünün düzenlenmesi talebinin açık biçimde ortaya konulması, bu sorunun neden önemli olduğunu gösteriyor. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)
Dolayısıyla tartışılması gereken yalnızca bugünkü madde değildir.
Yarının siyasi projesidir.
Peki Selahattin Demirtaş nerede?
Türkiye’nin bir başka çelişkisi de burada ortaya çıkıyor.
Bir tarafta yıllardır cezaevinde bulunan Selahattin Demirtaş meselesi var.
Diğer tarafta ise İmralı merkezli siyasi sürecin giderek Türkiye’nin gündeminde daha fazla yer tuttuğunu görüyoruz.
Eğer gerçekten amaç demokrasi ve insan haklarıysa, o zaman hukuk herkese eşit uygulanmalıdır.
Demokrasi yalnızca iktidarın işine geldiğinde hatırlanabilecek bir kavram değildir.
İnsan hakları yalnızca siyasi ittifakların ihtiyaç duyduğu kişilere uygulanamaz.
Hukuk devleti, “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” diye ikiye ayrılamaz.
Eğer bir kişi hakkında hukuk işletiliyorsa, aynı hukuk diğer kişi için de işletilmelidir.
Eğer bir siyasetçinin özgürlüğü demokrasi açısından vazgeçilmez görülüyorsa, aynı demokratik ilke diğer siyasetçiler açısından da savunulmalıdır.
Seçici demokrasi, demokrasi değildir.
Kayyumlar dururken demokrasi söylemi ne kadar inandırıcı?
Bir başka büyük çelişki ise yerel yönetimlerde yaşanıyor.
Bir yandan “demokratik toplum” deniliyor.
Diğer yandan halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, tutuklanması veya belediyelere kayyum atanması tartışmaları devam ediyor.
O halde sormak gerekiyor:
Sandıkta seçilen belediye başkanına güvenmeyen bir anlayış, nasıl oluyor da bir anda demokrasi ve halk iradesinin savunucusu kesiliyor?
Demokrasi sadece İmralı üzerinden konuşulacak bir kavram değildir.
Demokrasi Diyarbakır’da da vardır, İstanbul’da da vardır, Kocaeli’de de vardır, İzmir’de de vardır.
Demokrasi; belediye başkanının makamında, milletvekilinin kürsüsünde, gazetecinin kaleminde, vatandaşın sandığında vardır.
Bir ülkede seçilmiş belediye başkanı görevden alındığında demokrasi yara alıyorsa, bunu görmezden gelip yalnızca “barış süreci” üzerinden demokrasi nutukları atmak inandırıcı olmaz.
Asıl soru: Barış mı, seçim hesabı mı?
Şimdi gelelim meselenin en tartışmalı tarafına.
Türkiye siyasetinde hiçbir siyasi hamle seçimlerden bağımsız düşünülemez.
Bugün yapılan her düzenlemenin yarın sandıkta nasıl bir karşılık yaratacağı hesaplanır.
Bu nedenle kamuoyunun şu soruyu sormaya hakkı vardır:
Çerçeve yasa gerçekten terörü bitirmek için mi hazırlanmıştır, yoksa yeni bir siyasi ittifak ve seçim dengesi oluşturmak için mi?
Burada “AK Parti ile DEM Parti arasında beş yıllık cumhurbaşkanlığı hesabı yapıldı” şeklindeki iddiaları doğrulanmış bir gerçek olarak sunmak mümkün değildir.
Ancak siyasi sonuçlarının tartışılması mümkündür.
Çünkü iktidar açısından yeni bir siyasi denklemin ortaya çıkması, muhalefetin parçalanması, Kürt seçmenin yeniden konumlandırılması ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde yeni ittifak aritmetiklerinin oluşması ihtimali elbette siyasi analiz konusu yapılabilir.
Ve bu nedenle milletin bilmesi gereken şudur:
Bu yasa hangi siyasi problemi çözüyor?
Terörü mü?
Hukuku mu?
Demokrasiyi mi?
Yoksa yaklaşan seçimlerin matematiğini mi?
Barışın gerçek yolu hukuk devletidir
Türkiye terörden kurtulmalıdır.
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ama Türkiye terörden kurtulurken demokrasisini kaybetmemelidir.
Terör biterken hukuk devleti zayıflamamalıdır.
Silahlar susarken millet iradesi susturulmamalıdır.
Barış adına yapılan düzenleme, toplumda yeni bir adaletsizlik duygusu yaratmamalıdır.
Şehit ailelerinin, gazilerin, mağdurların ve toplumun tamamının vicdanı hesaba katılmadan “barış” kurulamaz.
Çünkü gerçek barış sadece silahların susması değildir.
Gerçek barış, adaletin de konuşmasıdır.
Öcalan üzerinden Türkiye'nin geleceği şekillendirilemez
Bugün Türkiye'nin önünde tarihi bir fırsat gerçekten varsa, bunun yolu kapalı kapılar arkasında hazırlanmış siyasi projelerden değil, TBMM'nin açık ve şeffaf iradesinden geçmelidir.
Terör örgütünün silah bırakması isteniyorsa bunun şartları millet tarafından bilinmelidir.
Örgüt feshedilecekse bunun hukuki sonuçları açıkça anlatılmalıdır.
Ceza infazında değişiklik yapılacaksa kimlerin bundan yararlanacağı açıklanmalıdır.
Öcalan'ın statüsü tartışılacaksa bu tartışma milletin gözünün önünde yapılmalıdır.
Kayyum uygulamaları demokratikleşme açısından ele alınacaksa aynı hukuk bütün belediyelere eşit uygulanmalıdır.
Ve en önemlisi:
Türkiye'nin geleceği hiçbir kişinin, hiçbir örgütün ve hiçbir siyasi hesabın pazarlık masasına bırakılamaz.
Son söz: Barışa evet, siyasi mühendisliğe hayır!
Ben terörün bitmesine “hayır” demiyorum.
Ben silahların susmasına “hayır” demiyorum.
Ben anaların ağlamamasına “hayır” demiyorum.
Ben demokratikleşmeye “hayır” demiyorum.
Ama şunu söylüyorum:
Barış adı altında hukukun eğilip bükülmesine hayır!
Demokrasi adı altında seçilmişlerin görevden alınmasına hayır!
İnsan hakları adı altında kişiye göre hukuk uygulanmasına hayır!
Terörsüz Türkiye söyleminin arkasına saklanarak milletin bilmediği siyasi hesapların yapılmasına hayır!
Ve özellikle;
Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğinin Abdullah Öcalan'ın statüsü üzerinden şekillendirilmesine hayır!
Eğer gerçekten barış istiyorsanız;
Önce hukuku eşitleyin.
Önce sandığın iradesine saygı gösterin.
Önce kayyum tartışmasını bitirin.
Önce tutuklu siyasetçiler konusunda aynı hukuk ölçüsünü uygulayın.
Önce Meclis'i gerçek anlamda sürecin sahibi yapın.
Sonra çıkıp millete “demokrasi” ve “insan hakları” deyin.
Çünkü millet artık sadece söze değil, uygulamaya bakıyor.
Ve unutulmamalıdır:
Terörün bitmesi Türkiye'nin zaferidir.
Ama terörün bitirilmesi bahanesiyle demokrasinin, hukuk devletinin ve millet iradesinin zayıflatılması hiçbir şekilde Türkiye'nin zaferi olamaz.
Türkiye'nin ihtiyacı bir kişiye özgürlük kazandıran siyasi mühendislik değil;
Her yurttaşa eşit hukuk, her seçmene gerçek irade ve her siyasi aktöre aynı demokratik ölçünün uygulandığı bir Cumhuriyet düzenidir.
Özgen Sarıkaya
Gazeteci yazar