‘VURGUNUN BAŞINDA SARAY İKTİDARI GELMEKTEDİR’


Haber : Özgen Sarıkaya Net Medya Grup Haber Merkezi
Kaynak: YENİ Parti İletişim ve Medya Başkanlığı
YENİ PARTİ GRUP BAŞKANVEKİLİ MURAT EMİR:
‘VURGUNUN BAŞINDA SARAY İKTİDARI GELMEKTEDİR’
YENİ Parti Grup Başkanvekili Murat Emir TBMM'de düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:

https://www.youtube.com/watch?v=SvrBvCU6AyQ
“Milyonlarca vatandaşımızı ilgilendiren, yüzbinlerce aileyi ilgilendiren ve 900 milyar lirayı aşan bir yolsuzluktan, usulsüzlükten, vurgundan bahsettiğimiz son vurgunu konuşmaya devam ediyoruz. Öylesine bir vurgun ki, bu vurgunun asıl sorumlusu kim? Kimler bu işin içerisinde? Kimler görevini yapmadı? Kimler bu vurgunu hazırladı? Kimler bu bundan faydalandı ve kimler bu vurgunu seyretmekle yetindi? Bu soruların cevabı son derece önemli. Söylüyoruz, söylemeye devam edeceğiz: Bu vurgunun başında AKP iktidarı, saray iktidarı gelmektedir. Birinci dereceden fail saray iktidarıdır.
Bu fon vurgunun geleceğini herkes biliyordu. Herkes görüyordu, herkes söylüyordu. Maliye Bakanı söyledi 9 ay önce, SPK yaptığı açıklamada bir yıl öncesinden gördüğünü, tedbir alacağını söyledi. "Tedbir alıyoruz, alacağız, rehber yayınlayacağız" derken her birine haberler verildi, o dosyalar görüldü, paralar kaçırıldı ve bir şekilde borsada satışlar başlayınca da tekrar müdahale etmek zorunda kaldılar. Büyük bir yangın başladı ve burada en büyük kaygı, asıl zararı vatandaşlarımızın, milyonların göreceği ve bu işi yapanların, bu vurgunu vuranların, bu vurgun içerisinde olanların ya cezalandırılmayacağı ya da küçük cezalarla kurtulacağı kaygısı. Yani her zaman yaptıkları gibi yine asıl faturayı millete ödetmeye kalkacaklar, öyle görünüyor. Bakınız Mehmet Şimşek birinci dereceden sorumlu Maliye Bakanı; "biliyordum, hazırlık yapacağız" demiş bir kişi ama bugüne kadar hiçbir şey yapmamış bir kişi. SPK Başkanı, BİST Başkanı, Borsa İstanbul Başkanı, BDDK Başkanı ve tabi bunları atayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan birinci dereceden sorumludur.
Bir Tera Grubu var. Bu Tera Grubu, Emre Tezmen, babası yaklaşık 2.6 milyar dolarlık bir servet yapmışlar ve bunlar daha yıllar öncesinden Kasım Garipoğlu'nun fon şirketinde 350 milyon dolarlık bir kara para operasyonuna eşlik ettikleri kayıtlara girmiş bir grup. Bunlara operasyon yapılacağına, bu balonu üflemeleri, balonu şişirmeleri engelleneceğine dönüyorlar bir de yatırım bankası kurma yetkisi veriyorlar daha bu meseleler konuşulurken son bir yıl içerisinde. Baktığınızda bu yönetim, bu Tera Grubunun içerisinde sadece bu sahipleri yok; aynı zamanda Alkin kardeşler var, Emre Alkin var, aynı şekilde Kerem Alkin var.
Emre Alkin Cumhurbaşkanının çok yakın adamı, OECD'ye Türkiye'nin gönderdiği ekonomist. Emre Alkin yine çok korunmuş, çok ellerde, kucaklarında taşınmış birisi. En son kitap yazıyor, kitabının adı da çok manidar: Menfaat Ekonomisi. Yine aynı şekilde Tera'nın yönetim kurulu üyesi Abdülkadir Özkan, bakıyorsunuz bizim 19 Mart darbesinden sonra yaptığımız mücadeleye "vatan haini bunlar" diyecek birisi. Ama aynı zamanda bu fondan paralar götürülürken yönetim kurulu üyesi.
Mehmet Uçum, Mehmet Uçum'un kitaplarını da basan Kopernik Yayınevi'nin sahibi. Değerli arkadaşlar, bakın size bir paylaşım göstermek isterim. Daha 5 ay önce Tera Holding bir toplantı düzenliyor. "Bu toplantıyı Türkiye Gençlik Vakfı, TÜGVA ve Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi işbirliğiyle yaptım ben" diyor. Yani şöyle düşünün: Bir fon kurmuşlar, 2.6 milyar elde etmişler, daha önce kara para işlerine girmişler ama sarayın en güçlü adamları bunlar. Baba zaten eski milletvekili ve sarayın en güçlü adamlarını gören TÜGVA ile, Türkiye Gençlik Vakfı ile, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi ile işbirliği yapan bir kuruma vatandaşlarımız güveniyorlar, "bunlara bir şey olmaz" diyorlar. Gerçekten bunlara muhtemelen bir şey olmayacak ama olan o masum, o kıt kanaat gelirlerini acaba güçlendirebilir miyiz diyen vatandaşlar olacak.
Aynı şekilde Pusula Grubundan bahsediliyor. Pusula Grubu'nun 4,1 milyar liralık para kaçırdığını biliyoruz. Peki, bunu niye seyrettiniz? Niye beklediniz? Niye çok daha öncesinden bunların mal ve para transfer etme yetkilerini almadınız? Niye hesaplarını dondurmadınız? Niye geciktiniz? Çünkü bunların da içerisinde son derece güçlü kişiler olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bulls Yatırım var, aynı şekilde TDE Yatırım var, bakanlar var, bakan yardımcıları var, bakan yardımcılarının eşleri var, hepsi var burada... Sarayın adamları bakın sadece şu sorunun bile cevabını veremezler. Şahap Kavcıoğlu eski Merkez Bankası Başkanı, eski AKP milletvekili ve bu kişi BDDK Başkanı. Maliye Bakanının, SPK'nın gördüğü "burada balon şişiriliyor, olağanüstü fiyatları artırılıyor, burada bir vurgun var, biz burayı düzelteceğiz" dediği sırada dahi, yani güya önlem alacakları sırada dahi bu gruplara 4 gruba banka kurma yetkisi vermiş. Şimdi birinin gelip Şahap Kavcıoğlu'na: "Sen bu yetkiyi nasıl verdin?" diye sorması gerekir.
Bugüne kadar yapılanlara bakıyoruz, daha çok göstermelik operasyonlar olduğunu görüyoruz. 63 kişi hakkında işlem yapılmış, 4 tutuklu var, 44 gözaltı var ve bu gözaltılarla ilgili de bir kamu görevlisinin gözaltına alındığının ifadesi alındığına daha tanık olmadık. Herhangi bir kamu görevlisi henüz soruşturulmadı. Kamu görevlilerine, başta siyasiler olmak üzere, başta Maliye Bakanı olmak üzere, SPK Başkanına, BDDK Başkanına, Borsa İstanbul Başkanına gelip de "siz bu kişilere onay verirken, banka yetkisi verirken, bunlar bu fonları şişirirken, bunlar piyasayı böylesine dolandırma çabasına girmişken niye seyrettiniz?" diye henüz sorulmadı. Sorulan sorulardan da anlıyoruz ki, şu ana kadar piyasa dolandırıcılığı suçlamasıyla soruşturuluyorlar.
Piyasa dolandırıcılığı oldukça küçük bir suç ve 3 yıldan 5 yıla kadar cezası olan bir suç. Oysa burada organize bir suç var, örgütlü bir suç var; bir ayağı siyasette, bir ayağı sarayda, bir ayağı Maliye Bakanlığında, bir ayağı BDDK'da, bir ayağı SPK'da olan örgütlü bir suç var. Burada nitelikli dolandırıcılık var. Burada suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu var. Bütün bunlardan yargılanması gerekenler, soruşturulması gerekenler bugün adeta ellerini yıkayıp bir kenarda bekler durumundalar. Bunların mutlaka takipçisi olacağımızı belirtmek isterim.
Değerli arkadaşlar, dikkat çekeceğimiz bir konu da şudur: Elbette ki bir masumiyet karinesi vardır. Elbette ki hiç kimse hakkında kesin bir mahkumiyet kararı olmaksızın suçlanamaz, masum kabul edilmelidir. Ama bugüne kadar yapılan operasyonlarda anımsayın belediye başkanları, seçilmişler, bürokratlar, bilim insanları, gazeteciler, sanatçılar sabahın bir vaktinde polis kamerası ile hatta "buradan iyi çekemedik, bir daha girin-çıkın" dedirtilerek ve o görüntüler yandaş medyaya servis edilerek afişe edildiler. Peşinen suçlandılar ve onların masumiyet karinesini hiç kimse gözetmedi. Olsun demiyorum ama dikkatinizi çekiyorum. Burada gözaltına alınanlarla ilgili hiçbir görüntü sızdırılmamıştır. Demek ki bu gayet mümkün, gayet olabilecek bir şeymiş. Sizin çocuklara gelince, sizinkilere gelince böylesine masumiyet karinesi dikkat edersiniz ama eğer hedef göstereceğiniz muhalif partilerden, muhalif görüşlerden birisiyse, bir sabah operasyonu ile peşinen suçlu ilan edersiniz ve görüntülerini boy boy gösterirsiniz.
Bunlardan birisi Deniz Göktaş. İki yıldır performansı var, aynı oyunu sergiliyor. Muhalif bir tutumu var diye, dikkat çekti diye önce dini değerleri aşağılamaktan, sonra halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden, ondan sonra suçu ve suçluyu övmekten gözaltına aldılar. Sürekli tutuyorlar. Haftaya yine duruşması var ve Deniz Göktaş'ın hakkında işlem yapıldığını duyduktan sonra yurt dışı tatilini kesip geldiğini hepimiz biliyoruz. Onun ters kelepçeli görüntülerini hepimiz gördük. Hepimizin içi ezildi onu görünce, yüreğimiz burkuldu. Türkiye'yi güldüren önemli bir sanatçı, önemli bir mizah insanına yapılan bu muameleyi hiçbirimiz içimize sindiremedik. Ama aynı zamanda bir din insanı, din adamı bu görüntüleri içine sindirememiş, ailesini aramış, yardımlaşma duygusunu iletmiş, bu görüntülerden, bu tutuklamadan rahatsızlığını ifade etmiş. "Sen misin bunu yapan? Sen misin Deniz Göktaş'ın ailesini arayan? Sen misin bir din insanı olarak "ben bir gencin, bir sanatçının ters kelepçeyle götürülmesini içime sindiremiyorum ve içimi acıtıyor" diyen?" diyerek hakkında soruşturma açtılar. İşte geldikleri nokta bu, işte geldikleri nokta son derece hazin. en o din adamını saygıyla selamlıyorum. Yaptığı olması gereken, son derece onurlu bir davranıştır. Her birimizin yaptığı ve yapması gereken de budur. Her birimiz Deniz Göktaş'ın da öylesine ters kelepçeyle görüşlerini ifade etti diye, muhalif diye götürülen herkesin de yanında olduğumuzu bilmenizi isterim. Deniz Göktaş için de adalet talep ediyoruz. Artık Bu saçma tutukluluk bir an evvel son bulsun ve artık Deniz Göktaş üzerinden Türkiye'deki sanat dünyasına ve fikir dünyasına parmak sallamaktan vazgeçin.
Değerli arkadaşlar, yankesicilik sadece fonlar yoluyla, sadece piyasadaki bu işlemlerle olmuyor. Aynı zamanda bir siyasi yankesicilik var. AKP iktidarının 25 yılın sonunda geldiği nokta, siyasi yankesiciliktir. En son Adalar'da yaptılar. Adalar'da daha 3 ay öncesine kadar 12 belediye meclis üyesi var; 10 belediye meclis üyesi bizim, 2 belediye meclisi meclis üyesi AKP'nin. Hayatın olağan akışına göre 2 olanın 10 olanı ele geçirmesi, üstüne çıkması mümkün değil. Ama bunu da denediler ve ne acıdır ki bunu da başardılar. Bu yankesiciliği dahi yapabildiler. 5 tutuklama yaptılar, 2'sini serbest bıraktılar, 3'ü hâlâ tutuklu. Başkanımızı tutukladılar, başkan vekili sağlık sebebiyle istifa etmek durumunda kaldı veya bıraktılar ve sonuçta yapılan seçimlerde 5'e 4 kazandılar. Şimdi bu kazanmak mı? Bunun adı siyasi yankesicilik değilse, bunun adı belediye başkanlığı koltuğu gasp etmek değilse, bunun adı bütün devlet gücünü, yargı gücünü, kolluk gücünü, bütün devletin zor gücünü, Adalar Belediyesi gibi küçük bir belediyede dahi orayı almak için, 2'yi 10'dan daha büyük yapmak için kullanılmadıysa başka ne denilebilir buna? Böylesine bir gözü dönmüş, böylesine arsızlaşmış ve almak için, sahip olmak için, üstüne çökmek için her şeyi göze alabileceğini gösteren bir siyasi akılla ve bir siyasi edep yoksunluğu ile karşı karşıyayız.
Emir; “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri'nde çeşitli temaslar gerçekleştiriyor. Dün de ABD Başkanı Donald Trump kendisine övgü dolu sözlerini nasıl yorumlarsınız?” sorusu üzerine şunları dile getirdi:
“Tabii Trump'ın övgü dolu sözlerine alıştık. Sadece Cumhurbaşkanı için değil, dünyadaki birçok lider için, hatta savaş sırasında İran liderleri için de defalarca çok övücü sözler söylemiştir. Bu Trump'ın fıtratında olan bir şey. Ama bizim işimiz somut gerçekliğe bakmaktır. Somut gerçeklik nedir? Bizim Türkiye Cumhuriyeti olarak Amerika'dan haklı beklentilerimiz var, verilen sözler var, taahhütler var ama bir türlü alamadığımız F-16'larımızın modernizasyonu, bir türlü gerçekleşmeyen F-35 programına tekrar dahil olmamız ve bir türlü gerçekleşmeyen CAATSA yaptırımlarının bitirilmesi. Bizim hedefimiz bu. Her defasında masaya bu geliyor. Telefon görüşmeleri... 2025'te telefon görüşmeleri oldu, 24 Haziran 2025'te Lahey de NATO zirvesi oldu. Nihayet NATO zirvesinden sonra yine güzel sözler, yine umutlar ama gerçekleşmedi. Nihayet Türkiye Cumhuriyeti randevu alabilmek için, Beyaz Saray'a gidebilmek için, 6 yıldan sonra Trump ile yan yana oturabilmek için 120 Boeing alma karşılığında Beyaz Saray'a gitti. Yine güzel sözler, yine gerçekten Cumhurbaşkanını mutlu edecek sözler... Yine somut bir gelişme olmadı. Arkasından Türkiye'ye geldiler, bu yaz 7 Temmuz'da NATO Zirvesi oldu. Yine Cumhurbaşkanı'na "sıkı adam, güçlü adam" iltifatları; yine Türkiye'nin, Ankara'nın asfaltlarını methetti hatırlayın. Orada da dedi ki: "Yine F-35'lerde adım atacağız, CAATSA'da inşallah, F-16'larda umarız" dedi. Yine sevindik, yine mutlu olduk ama yine biz gerçeklere bakalım, sonuçlara bakalım dedik. NATO zirvesinden gittikten iki hafta sonra Senato'dan haber geldi; "Henüz S-400 sorunu çözülmediği için bizim açımızdan somut bir değişim yoktur" dediler. 1-1,5 yıllık bir süreç; defalarca görüşülmüş, Boeing'ler alınmış, Türkiye Cumhuriyeti yapacağının fazlasını yapmış ama Trump sadece methetmiş, sadece konuşmuş. Soruyoruz: F-35 programına dahil olmadık, F-16'larımızın modernizasyonu hâlâ gerçekleşmedi, CAATSA yaptırımları hâlâ yerinde duruyor. O halde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nın kendisine iltifat edilmesinden daha başka bu gerçekçi beklentileri istemesi lazım, beklemesi lazım. Ama bunları bir kenara bırakmışlar, iltifat peşindeler. Bunlara bakarsanız iltifat yetecek. İltifat F-35 gibi uçmuyor, iltifat F-16 gibi uçmuyor, iltifat CAATSA yaptırımları kaldırmıyor. Bizim iltifata ihtiyacımız yok, bizim ordumuzu modernize etmeye ihtiyacımız var ve gerçek beklentimiz budur. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nın ve ekibinin her bir muhatabına bunu açıklıkla ve cesaretle söylemesi gerekir. Ama bunu göremiyoruz. İltifatla yetinen bir Türkiye Cumhuriyeti asla kabul edilemez.”
Emir; AYM Başkanı Kadir Özkaya’nın açıklamalarının hatırlatılması üzerine de şunları ifade etti:
“Bir defa bu rakamlar aldatıcıdır. Rakamların içine bakmazsanız, rakamların neyi simgelediğini incelemezsiniz rakamlar aldatıcı olabilir. O yüzde 1'lik yer var ya; o yüzde 1'lik yer yıllardır yatan, yok yere yatan, Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen yatan Tayfun Kahraman'dır; o yüzde 1 cezaevinde büyümek zorunda kalan Tayfun Kahraman'ın küçük kızıdır. O yüzde 1'in içerisinde 2 Anayasa Mahkemesi, 3 kararına rağmen 10 yıla yakın bir süredir cezaevinde yatan Osman Kavala'dır, Osman Kavala'yı bekleyen annesidir, eşidir, büyük bir acıdır. Yine Can Atalay'dır, annesi Şükran annedir. Can Atalay hakkında üç Anayasa Mahkemesi kararına rağmen, hâlâ milletvekili olmasına rağmen gelip milletvekilliği görevini yapamamıştır, hâlâ demir parmaklıklar arkasındadır. O yüzde 1'in içerisinde 2014-2015'te Taksim'de yürütülmediği için Anayasa Mahkemesi'ne giden ve yıllar sonra "evet hakkınız ihlal edildi" denen yüzbinler vardır. O yüzde 1'in içerisinde Selahattin Demirtaş var. 2020'ye kadar hakkında 8 kabul, 3 tane ret var ve 2020'den sonra yani hüküm kesinleştikten sonra cesaret edip Demirtaş'ın "adil yargılanma hakkım ihlal edilmiştir" başvurusunun kapağını kaldıramayan bir Anayasa Mahkemesi var.
Bütün bunlara baktığınızda hukuk devletinin yerle bir edilmesi var. Bütün bunlara baktığınızda Anayasa Mahkemesi'nin etkisizleştirilmesi var. Buna isyan etmesi gereken, bunu kabul etmemesi gereken Anayasa Mahkemesi Başkanının da rakamlarla Türkiye'de olmadık pembe tablolar çizmemesi gerekir. O yüzde 1, son derece önemli; Türkiye demokrasisi açısından, hukuk devleti açısından, milyonlar açısından son derece önemli. İçinde acılar, dramlar, beklentiler içermektedir. Dolayısıyla biz bu yaklaşımı isabetli bulmuyoruz.”
Emir; Mansur Yavaş'ın istifasının sorulması üzerine de şunları kaydetti:
“Sayın Mansur Yavaş bizim, sadece bizim değil 86 milyonun bence onur duyduğu hizmetleri ile, dürüstlüğü ile, halkçı belediyeciliği ile ön plana çıkan belediye başkanımızdır. Kendi takdirleridir. Ayrıca bir açıklama yapma ihtiyacı duyarsa da kendisi yapacaktır.”