Özdilek

Siyaset

İmamoğlu üç farklı davadan hâkim karşısında

Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ, İmamoğlu'nun siyasi danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün "siyasal casusluk" iddiasıyla tutuklu yargılandığı davada, ara mütalaasını sunan

6 Temmuz 2026 Saat: 23:42
YORUM YAPTavsiye EtYazdır

Bu haber 0 kez okunmuştur

İmamoğlu üç farklı davadan hâkim karşısında
İmamoğlu üç farklı davadan hâkim karşısında

Haber : Net Medya Grup Haber Merkezi-

İmamoğlu üç farklı davadan hâkim karşısında | 'Casusluk' davasında ara karar: İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün hakkında tutukluluğa devam kararı!

İmamoğlu bugün casusluk, diploma ve İBB davası ile birlikte toplamda üç davada yargılandı. İBB davasında savunması sona alınan İmamoğlu'nun "casusluk" ve diploma davası duruşmalarını CHP lideri Özgür Özel yerinden izledi

Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ, İmamoğlu'nun siyasi danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün "siyasal casusluk" iddiasıyla tutuklu yargılandığı davada, ara mütalaasını sunan savcı, "siyasal ve askeri casusluk şüphesine ilişkin somut delillerin bulunduğu" gerekçesiyle sanıkların tutukluluk halinin devamını istedi. İmamoğlu, diploma davasındaki savunmasının ardından casusluk duruşmasına katıldı. Duruşmada ilk önce konuşan Yanardağ ise, "Bu davadan bir ceza çıkarsa Türkiye'deki herkes casusluktan yargılanabilir. Bu iddianamede imzası olan Can Tuncay bugün Adalet Bakan Yardımcısı'dır. Bu makam siyasi makamdır. Bu makamdaki kişi siyasi toplantılara katılıyor. AKP iktidarının imzası bu iddianamenin altında var" dedi. Davada, dosyadaki kritik dijital delillerin incelenmesi amacıyla Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), Emniyet ve Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan (MİT)  talep edilen ek raporların mahkemeye henüz gönderilmediği öğrenildi. Ara kararını açıklayan mahkeme; Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün'ün tutukluluğuna devam kararı verdi. Duruşma 29 Eylül'e bırakıldı.

Tutuklu İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, kayyım atanan TELE1'in Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ile İmamoğlu'nun tutuklu danışmanı ve kampanya direktörü Necati Özkan, 27 Ekim 2025 gecesi "siyasal casusluk" iddiasıyla tutuklandı. İmamoğlu, "yolsuzluk" soruşturmasının ardından "casusluk" soruşturmasından da tutuklanmasıyla ikinci kez tutuklandı.

Başsavcılık açıklamasında "örgüt lideri" olarak ifade edilen İmamoğlu'nun, "'İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü' olarak CHP'yi yasa dışı yöntemlerle ele geçirdiği, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için fon oluşturmak ve bu amaç doğrultusunda malî nitelikli suçları işlemek için, başta İstanbul'daki vatandaşların kişisel verilerinin yabancı ülke istihbarat birimlerine aktararak casusluk suçu işlediği" iddia edildi.

İddianamede, İmamoğlu'nun 2019 yerel seçimlerini "manipüle" etmeye yönelik faaliyetlerde bulunduğu ifade edildi. Hüseyin Gün ise gözaltında verdiği ifadesinde "etkin pişmanlık"tan yararlandı.

Diploma davası | İmamoğlu'ndan Erdoğan'a: Tarihin en yüksek oyuyla seçilen Belediye Başkanı olarak NATO gelirken yargılanıyorum; kendini aldatan bir garip!

“Casusluk” davası | İmamoğlu: İddia makamı siyasi bir iktidara bağlı ofis gibi çalışmaktadır, bu bir avuç muhterisin suçuna ortak olmayın

Yeni heyet atandı, İmamoğlu önce diploma davasına geçti

İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri Marmara Kapalı Cezaevi yerleşkesi karşısındaki 4 No’lu salonda devam eden ve İmamoğlu, Yanardağ, Özkan ve Gün'ün tutuklu olarak yargılandığı davada, sanıklara Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 328/1 maddesi uyarınca "siyasal veya askeri casusluk maksadıyla devletin gizli kalması gereken bilgilerini temin etmek" suçlaması yöneltiliyor.

Yeni heyetin atandığı İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, bugün ikincisi görülen duruşmaya, tutuklu İmamoğlu, Özkan ve Yanardağ katıldı. İmamoğlu’nun avukatı Hasan Fehmi Demir, müvekkilinin bugün üç farklı davasının olduğunu, İmamoğlu’nun öncelikle diploma davasına katılmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetinin talebi kabul etmesi üzerine İmamoğlu diploma davasına katılmak için salondan ayrıldı.

Duruşmada ara mütalaasını sunan savcı, "siyasal ve askeri casusluk şüphesine ilişkin somut delillerin bulunduğu" gerekçesiyle sanıkların tutukluluk halinin devamını istedi.

İBB davasında 63. gün | İmamoğlu İnşaat Genel Müdürü Tuncay Yılmaz: Hiçbir zaman belediye ve CHP işlerine karıştırmadım; örgüt üyesi olsam kurultaya katılmaz mıydım?

Casusluk” davası | Necati Özkan: Bu iddianamenin dayanağı olan her şey çöktü; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına karşı yazılmış bu metin, alenen iftiradır

Hüseyin Gün'den Yanardağ'a: Böyle bir ifadem yok

Medyascope muhabiri Furkan Karabay'ın aktardığına göre savcının ara mütalaası sonrası söz alan Merdan Yanardağ, “NATO haydut ve emperyalist bir örgüttür. Hayatını NATO'ya karşı mücadele ile geçirmiş insanları siyasi casusluk ile suçlanıyor. Bu dava, Ekrem İmamoğlu davası... Muhalefeti susturmak, bizi susturmak amacıyla açılan siyasi dava. Bu mantığa göre bütün siyasi partilerin casusluk suçu ile yargılanması gerekir” dedi.

Yanardağ, "Hüseyin Bey'in ifadesinde yer almayan bir bölüm iddianamede yer alıyor. Buna göre Merdan Yanardağ siyasi casusluk örgütünün medya ayağında yer alıyormuş. Bunu Hüseyin Gün söylemiş" diyerek, Hüseyin Gün'e "Böyle bir ifadeniz var mı?" sorusu yöneltti. Gün ise Yanardağ'a, "Yok" yanıtı verdi.

Yanardağ: İddianame savcısı Adalet Bakan Yardımcısı, altında AKP iktidarının imzası var

Savcılığın Hüseyin Gün'ün izleyici mesajını keserek kendisine talimat verilmiş gibi iddianameye koyduğunu söyleyen Yanardağ, "Bu davadan bir ceza çıkarsa Türkiye'deki herkes casusluktan yargılanabilir. Bu iddianamede imzası olan Can Tuncay bugün Adalet Bakan Yardımcısı'dır. Bu makam siyasi makamdır. Bu makamdaki kişi siyasi toplantılara katılıyor. AKP iktidarının imzası bu iddianamenin altında var" dedi.

"Casusluk" davası | Hüseyin Gün: Olmayan bir şey var edilmeye çalışılıyor; yüce Türk yargısına güvenim tam, bugün olmaz yarın adalet tecelli edecek!

“Casusluk” davası | Necati Özkan: Bu iddianamede tek çıkar, İmamoğlu'nu içeride tutmak ve Yanardağ'ın malına el koymak

İmamoğlu "Özgür Özel'le yürümek zamanı" dedi, 'diploma'dan çıkıp 'casusluk' duruşmasına geldi

Diploma davası duruşması sırasında, CHP lideri Özgür Özel'e hitaben, "Özgür Özel'le yürümek zamanıdır şimdi. Bu yürüyüş bütün bir riske karşı birlik ve beraber olma yürüyüşüdür. Kimse merak etmesin bu millet kazanacak. Kendimi bu millete emanet ediyorum" diyen İmamoğlu, davanın ertelenmesinin ardından Silivri 4 No’lu salondaki “casusluk” davası duruşmasına katıldı.

Casusluk davası duruşmasını Özgür Özel, eski CHP Genel Başkanlarından Murat Karayalçın, butlan yönetimi tarafından görevden alınan CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, İBB Başkanvekili Nuri Aslan, İmamoğlu’nun eşi Dilek Kaya İmamoğlu ve oğlu Selim İmamoğlu da takip etti.

Necati Özkan: Bu davada casusluğun adı var ama casusluk yok

Yanardağ’ın avukatlarının ardından, hem İBB hem de "casusluk" davası kapsamında tutuklu yargılanan Necati Özkan, savunma yapmak üzere söz aldı. Özkan, yaklaşık 500 gündür tutuklu olduğunu belirterek, "Bu davada casusluğun adı var ama casusluk yok. Devletin güvenliği için gizli kalması gereken hangi bilginin temin edildiğine ilişkin tek bir iz yok" dedi.

Özkan, davanın 31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından muhalefeti dağıtmak ve Ekrem İmamoğlu’nun itibarını zedelemek amacıyla açıldığını savunarak, "Muhalefet dağılmadı, Ekrem İmamoğlu’nun itibarı da yerle bir olmadı; tam tersine daha da güçlendi" diye konuştu. Özkan, dosyanın "hakikat dışı bir iddianameye" dayandığını söyledi.

Hüseyin Gün ile yalnızca 2019 yerel seçimleri öncesinde ve daha sonra bir iş sunumu için görüştüğünü anlatan Özkan, "3 Eylül 2019’dan sonra sıfır ilişkim var. Bu nasıl casusluk? Nasıl casusluk ki iş pazarlaması sonuç vermeyince ilişki bitiyor?" ifadelerini kullandı.

Özkan, İBB’de, iştiraklerde ya da Beylikdüzü Belediyesi’nde hiçbir yetkisi, imzası, sorumluluğu ve veriye erişimi olmadığını belirterek, "Yetki yoksa, sorumluluk yoksa, veriye erişim yoksa buradan nasıl casusluk iddianamesi çıkarılabilir?" diye sordu.

"Ben bu zihinleri milyarlarca liralık bütçe kullansam temizleyemem"

Dosyada devlet sırrı ya da veri sızıntısı bulunmadığını savunan Özkan, 17 İBB uzantılı e-posta iddiasına ilişkin, "Bunların sadece ikisi gerçek, 15’i gerçek değil. İBB Bilgi İşlem Dairesi’nin cevabi yazısında da bu şifrelerin İBB sistemiyle ilgisi olmadığı görülüyor" dedi.

Dijital manipülasyon iddialarını da reddeden Özkan, dijital alanda uzmanlığı olmadığını, seçim kampanyalarının iki video ya da birkaç e-posta ile yönlendirilemeyeceğini söyledi. Özkan, "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının iki dijital animasyonla karar değiştireceğini mi düşünüyorsunuz? Bu kadar kolaysa siyasi partiler otursun, iki dijitalci gelsin seçimi kazansın" dedi.

Kendisinin 42 yıllık iletişimci olduğunu, farklı ülkelerde kampanyalar yürüttüğünü ve Türkiye’de de yasal bir partinin adayının seçim kampanyasını yaptığını vurgulayan Özkan, "Kendi ülkemde, bu ülkeyi kurmuş olan partinin adayının kampanyasını yaptım. Bunun neresi suç? Bana ‘casussun’ deniliyor. İnanamıyorum" ifadelerini kullandı.

Medya haberleriyle kamuoyunda hedef gösterildiğini söyleyen Özkan, "On binlerce saat bize ‘casus’ dediler. Hiçbir cevap hakkımız yokken bunu hakikat gibi anlattılar. Ben bu zihinleri milyarlarca liralık bütçe kullansam temizleyemem" dedi.

Özkan, savunmasının sonunda yargı heyetine seslenerek, "Hakikat yoksa hukuk yok, hukuk yoksa adalet de yok. Lütfen bu ülkede hürriyetin daim olmasını ve devletin payidar kalmasını sağlamak için hukukla, adaletle karar verin" diye konuştu.

Duruşmaya ara verildi

Necati Özkan’ın avukatı Kazım Yiğit Akalın, Merdan Yanardağ’ın ve avukatlarının savunmasını tamamlamasının ardından söz alarak mahkeme başkanından duruşmaya ara verilmesini ya da ara verilecek saati kendilerine söylemesini talep etti.  Akalın, Özkan’ın İBB davasında da tutuklu yargılandığını anımsatarak, o duruşmaya katılımlarını da koordine etmek istediklerini söyledi.

Celse arasında değişen mahkeme heyeti başkanı, "savunma bütünlüğünün" bozulmaması amacıyla Özkan’ın savunmasına devam etmesini istedi.

Avukat Akalın, Özkan’ın savunmasını tamamlamasının ardından bir kez daha söz alarak duruşmaya ara verilmesi talebini yineledi. Hakim aynı gerekçeyle ara vermek istemediğini belirtince Akalın, "Acıktık Başkanım. Kan şekerim düştü" dedi.

İmamoğlu da duruşmanın sabah saatlerinden beri devam ettiğini ve kendisinin de acıktığını belirterek ara verilmesini istedi.

Avukatlar ve Mahkeme Başkanı arasındaki kısa polemikten sonra duruşmaya ara verildi.

İmamoğlu'nun savunması: 20. hâkim değişimi benim mahkemelerimde

Özkan'ın savunmasının ardından duruşmada İmamoğlu'na söz hakkı verildi. İmamoğlu şu beyanlarda bulundu:

"Evet, bugün ilginç bir günle karşı karşıyayız. Ben tabii hukukçu değilim ama yargıçların bu şekilde değiştiği bir ortamda,yargıçlara haksızlık yapıldığı kuralı konuşturuyor hukukçular arasında. Nedir o? Bir dosyanın tamamlanması ya da dosyanın bir el tarafından yapılabilmesi, sürdürülebilmesi meselesi. Hukuken daha adil bir yargılama olabileceği konusunda bir adil yargı... Kesildi mi burası? Adil, adil yargılama ilkesinin yine ihlal edilmiş olması. Bu ihlalle buradasınız. Ben de bu ihlalle sizin karşınızdayım. Dolayısıyla bu şekilde karşı karşıya gelmeyi şiddetle kınıyorum. Niye kınıyorum? Çünkü sizler, 20. hakim değişimi benim mahkemelerimde. Yani benim mahkemelerimde 20 hakim değişti şu ana kadar. Savcı… Savcıyı saymıyorum. Katrilyonda bir midir, trilyonda bir midir yargılanan kişiler üzerinden nasıl böyle bir, ne diyelim adına, böyle bir ortam yaratılıyor ya da böyle bir denk düşme yaşanıyor bilemem.

Böyle bir ortamda bu duruşmadayız. Dediğim gibi, bu kötü anıların ve kötülüklerin yaşandığı bu kampüste, yani Silivri alanında, siz de bir parçası oldunuz bugün buraya gelmekle.Sabahleyin duruşmamın adı "Diploma Evrakta Sahtecilik" duruşması. Yani 32 sene önce almış olduğum diploma... Dava başlarında "31 sene" diye metinlerde yazıyordu, artık 32 sene oldu. 36 sene önce de geçiş yaptığım üniversitedeki geçişte “sahtekarlık” yaptığım üzerine bir iddianame yazıldı ve 18 yaşındaki Ekrem'e bir dava açma kararı verildi. O kararın üzerinden yürütülen davadaydım. Buradayım ve yine aynı zamanda da Türkiye'nin yine gündeminde olan bir başka dava, yani “İBB davası” diye tanımlanan bir davada yine başka bir salonda... Bugün burada hukuk cinayeti işleniyor. Yani ayrı salonlarda hukuk cinayetleri işlenmeye devam ediyor. Ben de hukuksuzluk triatlonuyla bu cinayet kurşunlarından kendimi korumaya çalışıyorum. Bir hukuksuzluk triatlonu içerisinde mücadelemi sürdürüyorum.

"Türkiye'yi düşürdükleri durum ortada"

Bu absürt dava burada görülürken şunu diğer duruşma salonunda söyledim, burada da söylemeden geçemeyeceğim: Yurt dışından da katılımlar olduğu için dikkatimi çektiğinden ifade ettim. Bir de bu kampüsün içerisinde bugünün kötü zihniyeti, buraya Avrupa'nın en büyük duruşma salonunu yapmakla gururlanan bir yargı zihniyeti... En büyük duruşma salonunu yaptık, nasıl bir gurursa ya da nasıl gururlanacak bir şeyse, tahmin etmek bile istemiyorum açıkçası. Gerçekten sefil bir bakış açısı. Türkiye'yi düşürdükleri durum ortada.

Tabii Ekrem İmamoğlu mesaisinin yoğun olduğu bugünde yaşanan bu davalarda ve bu duruşmayla birlikte, dünyanın her yerinde güçlü devletler bağımsız yargılarıyla, hukuk güvenliğiyle, demokratik standartlarıyla itibar kazanırken; devletlerin gücünün rakiplerini mahkeme salonlarında çoğaltarak değil, adaleti herkese uygulayarak ortaya koyarken, Türkiye'de de rakibinden korkan kişi, rakibine yönelik yürüttüğü davalarla, rakibiyle mahkeme salonlarında güdümlü yargı eliyle mücadele etme tercihini yürütüyor.

Utanç verici tabii… Korkan zihniyetin; sandıktan korktuğu, sandıktan kaçtığı, hatta kaybettiği seçimi nasıl iptal ettiğini de bu millet huzurunda herkes yaşadı, gördü.

"Casusluk yani düşünsenize, casusluk!"

Tabii ben adalete de demokrasiye de Türkiye'nin güzel yarınlarına da güveniyorum ve inanıyorum. Bu yolda da çok kararlı bir kişiyim ve bu kararlılığım 86 milyonun her ferdini kapsıyor. Yani bu kararlılığımın içerisinde 86 milyonu adil olacak bir Türkiye hayali var. Çünkü biz bu ülkeye küsmeden, kırılmadan, korkmadan hizmet etmeye yemin etmiş insanlarız. Nasıl ki İstiklal mücadelesiyle beraber İstiklal Marşı'mızdaki "korkma" kelimesi ilk duyguyu veriyorsa; o duygu bizim hiçbir zaman zihnimizden silinmedi, silinmeyecek. Korkanın insanın da hele hele adaletten korkan, milletin iradesinden korkan, korkarak kaçan bir anlayışın da bu milleti temsil edemeyeceğini düşünüyorum. Bu manada millete karşı sorumluluğum oldukça büyük. Ve o sorumluluk bizi her türlü hesabın, her türlü kötü zihniyetin, kumpasçıların, yalancıların, talancıların, yağmacıların karşısında dimdik ayakta tutmaya devam ediyor. Ve bu konuda kesinlikle ve kesinlikle kararlı olduğumun, bu üç davanın bir arada görüldüğü bugünde yılmadan, tam aksine gücünü devşirerek, büyüterek, tahkim ederek milletten aldığı o kararlılıkla da sonsuz mücadele verdiğimi buradan belirtmek isterim.

Casusluk, ağır bir itham. Yani bir ülkenin güvenliğine, sırlarına, bağımsızlığına ihanet anlamına gelen bu kavramın, siyasi rekabetin ve hukuki kurguların malzemesi haline getirilmesi, yalnızca bana değil, hukuk devleti ilkesine da ağır bir haksızlıktır. Casusluk yani düşünsenize, casusluk!

Bugün, yarın itibarıyla NATO toplantısı var Ankara'da. Yani NATO toplantısında, NATO üyesi olan Türkiye ve çok önemli konular konuşulacak. Hem jeopolitik olarak Türkiye'nin bulunduğu coğrafya konuşulacak hem Ukrayna Savaşı konuşulacak, İran konuşulacak, Orta Doğu konuşulacak, birçok konu konuşulacak. Ve bu konuşulurken, mesela emin olun Filistin ve Gazze hiç konuşulmayacak. Çünkü onun yeri değil. Ama bu Filistin ve Gazze hiç konuşulmazken ülkeyi yöneten zihniyet şunu mu diyecek mesela: Amerika'dan, İngiltere'den, Fransa'dan gelen insanlara -ki bu iddianamede bu ülkelerin isimleri de geçiyor- o başkanlara şunu mu diyecek; "Ben korktuğum rakibimi, yenemediğim, dört defa yenildiğim, bir defa daha yenileceğim rakibimi hapse attırdım. Hatta dün, üç tane de duruşmada yargılanıyor ha haha" diye bunu mu anlatacak mesela dünyaya? Bununla mı gururlanacak? Böyle mi bir Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukukunu tarifleyebilecek? Onun için çok vahim bir durumdadır Türkiye bugün, burada yaşananlardan ötürü.

Vatandaşına güvenmeyip başkentini olağanüstü hal psikolojisine sokmak da işte tam da bu zihniyetin yapabileceği bir pozisyon. Bunu milli güvenlik kabul ediyor. Yani vatandaşından korkuyor.

"Şimdi gelin hep birlikte bakalım; gerçek devlet ciddiyeti nedir, milletine güvenmek nedir?"

86 milyonun sesinden çekinip, başka bir fotoğraf vermeye çalışmak mı ülkeye sadakat?Bakınız; size milletine sadakat nedir anlatırım, milletinden korkmak nedir de anlatırım. Çünkü bir ülkeye ihanet vatandaşını düşman gibi görmekle başlar. Vatandaşını sevmemekle başlar, vatandaşından korkmakla başlar, vatandaşından şüphe etmekle başlar. Hele hele Cumhuriyeti, demokrasiyi, adaleti, özgürlükleri, hakkı, hukuku unutursanız, kendinizi 1150 odalı bir saraya tıkarsanız ve onun dehlizlerinden ülkeyi yöneteceğinizi zannederseniz, tam da işte bu duruma düşersiniz. Vatandaşını düşman gibi görmek değil, vatandaşını sevmektir esas olan. Vatandaşınla hasbihal edebilmektir esas olan. Bir ülkeye ihanet, milletin iradesini bastırmayı devlet yönetmek sanmakla başlar. Bir ülkeye ihanet bu büyük Cumhuriyetin gücünü kendi milletinde değil, başkalarının takdirinde, meşruiyet cümlelerinde aramakla başlar.

Şimdi gelin hep birlikte bakalım; gerçek devlet ciddiyeti nedir, milletine güvenmek nedir? Türkiye'nin onuru ve itibarı nasıl korunur? Bir ülkenin gücü meydanlarını kapatmasından değil, meydanlarında özgürce konuşabilen insanların sayısını arttırmakla başlar ve o şekilde büyür. İşte onun için tüm bunların yerine, NATO zirvesi öncesinde Ankara'da hayatı durdurmak, işte tam da onun bir tezahürüdür bizi Silivri'de, bir cezaevinde hapsedip, uydurma bir duruşma salonunda, uydurma bir davayla, absürt bir davayla muhatap etmek!

Mitingler, gösteriler, etkinlikler hatta açlık grevleri bile yasaklanıyor. Yan yana yürümek bile yasaklanıyor, sokaklara arabaların park edilmesi bile yasaklanıyor. Dünyanın küçücük, İstanbul'la Ankara'yla, 6 milyona yakın 6 milyona yakın nüfusu olan Ankara'nın onda biri kadar olan şehirlerde bile NATO zirvesi yapıldı ama hiçbir ülkede böyle bir zulüm o ülkenin insanlarına çektirilmedi. İnsanların günlük yaşamına kadar uzanan kısıtlamalar getiriliyor. Sanki milletin sesinden korkan bir anlayış, dünyaya "Bakın her şeyi kontrol ediyoruz" mesajı verme telaşı içerisinde. Oysa bu ülkenin sahibi seçilmiş bir insan değil, bu ülkenin sahibi 86 milyonun ta kendisidir, tamamıdır. Türkiye Cumhuriyeti'ni Türkiye Cumhuriyeti gücünü kapatan caddelerden, yasaklanan meydanlardan, susturulan seslerden değil; egemenliğini kayıtsız şartsız milletinden almasından gelir.

Devlet ciddiyeti, yabancı liderlere şov yapmakla değil, kendi vatandaşına güven duymakla olur. Devlet ciddiyeti, dünya gözü üzerimizdeyken sergilenen bir dekor değildir. Devlet ciddiyeti, fakirliğin, yoksulluğun önüne çekilen kandırmaca maskelerle toplumun gerçek ortamını gizlemekle olmaz. Devlet ciddiyeti, dünyanın gözü üzerimizde değilken de vatandaşına en üst seviyede özeni gösterebilmektir. Gerçek itibarı, birkaç günlük ziyaretler zaten belirlemesi mümkün değil. Kimse enayi değil. Herkes verilerden, örneğin gazetecilerin fikir özgürlüğünden, gazetecilerin mesleklerini serbest yapabilmesinden, hukuka olan güvenden, bütün bu prensiplerden ölçerler ve gerçek itibarı oradan yakalarlar. Yıllar boyunca inşa edilen bir hukuk düzeni eğer insanlarını, mutlu ve güven içerisinde hissettiriyorsa, sermayeye yatırım yapıp yaptırmasına fırsat tanınıyor tanınıyorsa ancak o şekilde itibar elde edilir. Uluslararası saygınlık, önce kendi vatandaşının devletine ve hukuk sistemine olan güvenle başlar. Bir avuç insanın iktidarı iktidarını korumak için koskoca başkenti olağanüstü hal psikolojisine sokmak, Türkiye'ye ne güç katar ne de milletine güven verir. Günlerdir hepimiz izliyor ve takip ediyoruz. Tabii bütün bu olan bitenlerin milletimiz adına bir şey ifade etmediğini, milletimizin gerçek gündeminin gerçekten yoksulluk, fakirlik, eğitimdeki kalitesizlik, milletin huzursuzluğu, adalete olan güvensizlik olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu manada niye buradan giriş yaptım? Çünkü bugün burada yaşanan da işte iki yüzlü ortamın, aldatmacanın bir başka arka planı. Bu manada az önce ifade ettiğim gibi yargılamanın sürdürülme biçimi, nasıl başladığı, nasıl yürütüldüğü tamamıyla bizim dünyadaki konumumuzu ortaya koyuyor. Ne yazık ki tarihimizde biz bu tür kandırmacaları, bu tür aldatmacaları daha önce de yaşadık. Örneğin; koca Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş zamanından da biliyoruz biz bu tür tavırları ve bu tür anlayışı. Millete ve millete hizmeti de yük olarak görenleri o tarihlerden de biliyoruz; zaten öyle olmasaydı çökmezdi. Ülkeye başka ülkelerden diplomatlar, askerler gelecek diye seferberlik içerisine girenleri, millete yaşattığı hayattan utananları o çöküş döneminden hatırlıyoruz. Tam bir fetret dönemidir. İşte bugün de bir fetret dönemi yaşatılmaktadır.

Bir avuç azınlığın mutluluğuyla milletin mutsuzluğunu unutturmaya çalışanlar... İşgal dönemi İstanbul'un da Türklere ikinci sınıf insan muamelesi çekenleri, "Şuraya gitmek, buraya oturmak yasak" diyenleri tarihimizden rahatlıkla gidip herkes okuyabilir. Atalarımız o günlerden çıkarak kurtardı bu milleti. Bu zorlu mücadeleyle kurdular Cumhuriyeti. Burası koskoca Türkiye Cumhuriyeti devletidir, burası bir müstemleke memleket değildir.

"Saygı görmek istiyorsanız, önce saygının en büyüğünü milletimize gösterirseniz saygı görürsünüz"

Saygı görmek istiyorsanız, önce saygının en büyüğünü milletimize gösterirseniz saygı görürsünüz. Hizmet edecekseniz, her yere ve herkese hizmet edecekseniz. Ve her zaman hizmet edecekseniz. Vatandaşın en fazla ihtiyaç duyduğu anda yanında olacaksınız. Çocuğu okulda açken ya da vatandaşın, kadının cinayete uğradığı, öldürüldüğü esnada... Yani bu iş aslında doğasından, sokaktaki canlılara, birçok ortamda insana, doğaya, canlıya, her şeye saygı göstermekle devlet gücünü gösterecek. Milletin ne yaşadığını görecek ve kaçmayacaksınız. İşte bugün az önce ifade ettiğim gibi emeklilerin geçim derdi, gençlerin gelecek kaygısı, çocukların beslenemediği bir ülke, çiftçi üretmekte zorlanırken, esnaf ayakta kalmakta zorlanırken, sorunlar karşısında "Kaynaklarımız sınırlı" deyip ama israftan kaçınmayan bir devlet anlayışını, “devlet ciddiyeti” diye bize yutturacak hiçbir duygusu yoktur.

Tabii sadece fiziksel hazırlıklar vesaire değil, aynı zamanda bütün bu maliyetin sözüm ona itibar kazanmak için yapıldığını da görüyoruz. Az önce ifade ettiğim gibi 1,5 milyar harcayıp Avrupa'nın en büyük duruşma salonunu yaptık diye itibar görme arayışında olan zihniyetle bu zihniyet aynı zihniyet. Zaten birbirini tamamlayan iki zihniyet. Bu yönüyle açık ve net ifade edeyim; Ankara'daki bu tabloda esasen sorgulanacak olan işte Türkiye'nin hukuk yöntemleriyle, hukuksuzluk yöntemleriyle yargıyı bir araç olarak kullanıp rakibine ve istemediği, kabul etmediği herkese çektirilen zulmün ve sıkıntının konuşulacağını ve bunun esasen dikkate alınacağını, itibarın da oradan ölçüleceğini buradan açık bir şekilde milletime duyurmak isterim.

Elbette biz bu güzel ülkenin, cennet vatanın dünyanın en üst düzey kurum ve kuruluşlarıyla irtibatını ve uluslararası itibarını çok önemsiyoruz. Bunun nasıl yapılması gerektiğini de biliyoruz. Ama bunu yapamayan, bunu beceremeyen, beceriksiz, artık bu millete büyük çöküşü yaşatan, 10 yılı tamamlayan ucube Cumhurbaşkanlığı rejiminin, hükümet sisteminin ülkenin birçok alanda büyük maliyete sebep olan tavrına karşı bir kurtuluş mücadelesi verdiğini de bilen ve bu yolu ortaya koyan, cesaretle ortaya koyan bir siyasi hareketin bireyleriyiz. Bu manada güçlü Türkiye'yi bu şekle getiren ve bu şekilde ezen bir anlayışa karşı bizi bu uydurma davalarla, mahkemelerde değişen heyetlerle veya başka usullerle kimsenin korkutamayacağını buradan duyurmak isterim.

Güçlü Türkiye, zaten korkan Türkiye değildir. Güçlü Türkiye; düşünceden korkmayan, eleştiriden korkmayan, mizahtan korkmayan, vatandaşından korkmayan Türkiye'dir. Gencecik 30'lu yaşlarda bir komedyeni söylediği birkaç cümleden dolayı havaalanında tutuklayıp, arkasına ters kelepçe takıp, bir de onu "Kamerayla çekelim" diye beş defa, yani bir film sahnesi gibi oynatan bu aklın, yani bir arpa boyu yol gitme şansı yok. Bu büyük bir çöküştür. Bu rahatsızlık gerçekten milyarlarca, on milyonlarca yurttaşımızı derinden rahatsız etmektedir. Cesaret bulaştırana tahammül edemiyorlar. İnsanların neşesini bile çalmaya çalışıyorlar. Bir kişi korkmadan konuşursa "Yarın başkaları da konuşur" diye endişe ediyorlar. "Herkes sussun, hiçbir kimse konuşmasın" istiyorlar. Ama ben ısrarla konuşmaya devam ediyorum, edeceğim de. Onun için onlara yönelik mesele mizah değil, mesele gözdağıdır. Amaç bir kişiyi susturmak değil, toplumun geri kalanına "Konuşursan bedel ödersin" mesajı vermektir. Ben genç komedyen kardeşimize, beni de eleştiren, benimle de hiciv yapan esprilerini dinledim. Ve buradan suç çıkarmak ve bunu yapıp hemen bir mahkemeyle kuyu tipi bir cezaevine göndermenin neyle bağdaştığını, buna hangi aklın "Evet" dediğini anlamak bile mümkün değil.

Biraz geri döndüğümüzde nice siyasetçiyi, hatta en sağdan en sola, merkezden diğer anlayışlara kadar Bülent Ecevit'inden Erdal İnönü'süne, Turgut Özal'ından Necmettin Erbakan'ına kadar nasıl toleransla bu süreçleri takip ettiklerini yakın tarihten görüp bakabiliriz, hatırlayabiliriz. Ama bu tahammülsüzlüğü bu millete yutturamayacaklar. Bu vesayet anlayışını bu millete yutturamayacaklar. Korku düzenine bu milleti boyun eğdiremeyecekler. Bu ülkenin, bu Cumhuriyetin gerçek sahibi saraylar değil, o sarayın içindeki bir avuç zavallı hiç değil, 86 milyon yurttaşımızdır. Günü gelecek, o gün, onu onlar da görecek, tıpış tıpış evlerine gidecekler ve 86 milyonun iktidarı kurulacak. İnancımız da mücadelemiz de budur. Milletin büyüklüğüne inanıyoruz. Milletin iradesine inanıyoruz. Bütün hesapların üzerinde olduğuna inanıyoruz. Hiçbir güç, hiçbir servet, hiçbir siyasi ilişki ağı ayağa kalkmış bir milletin vicdanından daha büyük olması mümkün değil.

Bugünlerde yanı başımızda küçücük bir Avrupa ülkesi Arnavutluk'ta olanı görüyoruz. Arnavutluk'ta insanlar günlerdir sokakta. Niye? Bir otel projesi değil mesele. Mesele bir ülkenin kıyılarının, ormanlarının, ortak hafızasının iktidarla yakın ilişkileri olan küresel sermayeye teslim edilmemesi adına "Ülkemiz satılık değildir" diye yurdunun topraklarını koruma anlayışıdır. Dünyanın neresinde olsun halkın toprağına, denizine, yaşam alanlarına, yaylalarına, suyuna olan ilgisi ve ona bağlılığı yüksektir. Çünkü o insan için orası yurttur, vatandır.

"Çünkü demokrasi; birkaç güçlü insanın, birkaç zengin ailenin, birkaç ayrıcalıklı çevrenin çıkarına göre ülke yönetmek asla değildir"

İşte bu yönüyle bu tepkinin doğması doğaldır. Çünkü demokrasi; birkaç güçlü insanın, birkaç zengin ailenin, birkaç ayrıcalıklı çevrenin çıkarına göre ülke yönetmek asla değildir, olamaz.Birileri soyadına, servetine, dünya siyasetindeki bağlantılarına güvenerek ülkeleri kendilerine ait bir emlak şirketi gibi görebilir ama milletler bunun bir tapu olmadığını, devletler de aile şirketi olmadığını millet bilir. Bizim anlayışımız nettir. 86 milyon bu cennet vatanın, cennet vatanın sahibidir ve o cennet vatan 86 milyonun evidir.

Çok tehlikeli bir süreçteyiz. Mahkemeler yerinde duruyor, cübbeler giyiliyor, duruşmalar yapılıyor, kararlar yazılıyor, her şey “var” gibi görünüyor. Ben İBB davasında nasıl zulüm çektirildiğini, nasıl eziyet yaptırıldığını, nasıl yüzlerce insanın şu anda bu ülkede muhalif diye hapis yatırıldığını biliyor ve görüyoruz, yaşıyoruz. İnsanların nasıl nezaretlere tıkıldığını, 4 gün, 5 gün aç-susuz bekletildiğini, şehri, yollarını, caddelerini kapatarak yargılama yapmaya çalıştıklarını biliyoruz. Ama bütün bunların yargı eliyle bir vesayet altına alma girişimi olduğunu da biliyoruz. Yargılama dediğiniz şey duruşma salonundan ibaret değil; tarafsız hakim gerekir, bağımsız savcı gerekir, hukuka uygun delil gerekir, vicdan gerekir. Bunlar ortadan kalktığında geriye sadece bir mahkeme görüntüsü kalır. Bugün yaşadığımız tam olarak budur.

Kararlar önce veriliyor, gerekçeler sonra aranıyor, deliller gerçeği bulmak için değil, önceden verilmiş kararı desteklemek için toplanıyor, mahkemeler adalet dağıtan kurullar olmaktan çıkıp siyasi iradenin onay makamına dönüştürülmek isteniyor. Yargının bu kadar etkisizleştirildiği, hukukun bu kadar araçsallıştırıldığı bir düzende baskıyla, korkuyla, tahliye umuduyla verilen beyanlara da üzülüyorum. Yani insanlar en üst düzeyde baskıya muhatap kalıyor; aileleriyle, çocuklarıyla, gelinleriyle, malıyla, mülküyle tehdit ediliyor. Ve açık ve net söyleyeyim, bu şekilde uydurulan beyanlar, uydurulan birtakım ifadelerle de dosyalar oluşturuluyor, sanırsınız ki ortada büyük bir şey var.

Ülkeyi kendi malı görenler koltuğu bırakmamak için iftira senaryoları kurgulamaktan kaçınmadığı gibi, siyasi partilere de müdahale etmekten, milletin iradesiyle şekillenmiş yapılara kayyum eli uzatmaktan da imtina etmiyor. Milletin kurduğu partileri mahkeme koridorlarında dizayn edebileceklerini; delegelerin iradesini, üyelerin iradesini, milyonların umudunu birkaç imza ile değiştirebileceklerini sanıyorlar. Ama yanılıyorlar, çünkü millet öyle ya da böyle bir yol bulur ve o yol ile milletin önünü açar, milletin geleceğini kurtarır. O manada vesayet odaklarının bu çalışmalarının da sonucu hüsranla bitecektir.

Buradan rakibinden korkan ile açıkçası ona yancılık yapan insanlar ya da bu ortamdan medet uman kukla kayyum anlayışına şunu ifade etmek isterim: Millet iradesine rağmen kurulan hiçbir hesap, tarihte de başarıya ulaşmamıştır, bugün de ulaşamayacaktır. Siyasi parti mühendisliğine heves edenlere, milletin iradesini mahkeme kararlarıyla dizayn etmeyen- etmeye çalışanlara da şunu söylüyorum: Asla ve asla başarılı olamayacaklar. Bir ülkede adalet sistemi muhalifleri tasfiye etmenin aracı haline gelirse bunun hesabını er ya da geç millet sorulur, soracaktır, sormuştur ve en yakın zamanda tekrar soracaktır.

Bugün adalet sisteminin çok yönlü eleştiri altında olduğu ve ne yazık ki her kuralın yerle bir edildiği bir ortamda ne AYM kararları, ne AİHM kararları, ne başka unsurların asla en doğru şekilde analiz edilmediği ve detaylı bir şekilde değerlendirilmediği bir Türkiye yaşıyoruz.Ben de buradayım, Silivri'deyim. Benimle beraber seçilmiş bir milletvekilinin hapis yattığını ve her gün onunla dertleşmek zorunda kaldığım bir ortamdayım. Can Atalay'dan bahsediyorum. Ve tabii birçok arkadaşım var yine Silivri'de, bu şekilde hakkının, hukukunun elinden çalındığı, özgürlüğünün çalındığı bir ortam. Ya da Edirne'de Selahattin Demirtaş. Ve bunun gibi aslında birçok hukuksuzluğun insanları mahkum eden ve özellikle siyasi saiklerle, rakibinden korkarak insanlara zulmeden anlayışın sona erdirilmesi mücadelesinde onun için kendimizi güçlü hissediyoruz ve güçlü bir şekilde yolumuza devam ediyoruz.

Bakınız, bir davadayız. Bu davanın çok enteresan bir bağlantısı da bir başka salonda, İBB davası. Dava ne? Casusluk davası. Başlarken dedim ya, yani 5 dakika görüştüğüm, ve manevi anne- annem diye tariflediğim rahmetli hanımefendiyle beraber fotoğraf çekildiğim kişi o davada da örgüt yöneticisi. Hiç tanımadığım bir insan örgüt yöneticisi o davada. Altı örgüt yöneticisinden bir tanesi. Tanıyor muyum? Tanımıyorum. Kendisiyle bir ilişkim var mı? Yok. Diğer arkadaşlarımın hiçbir ilişkide de olmadığını; yani hem danışmanım Necati Bey'in ya da gazeteci değerli Merdan Bey'in de ilişkisinin ne seviyede olduğunu, ne kadar insani olduğunu geçen duruşmada dinledik, burada da dinlediniz.

Ama o iddianamede şöyle tarifleniyor, yani Sayın Hüseyin Gün'ün örgüt yöneticisi olarak tariflendiği o sayfalar, savcıların "Biz bunu çok önemsiyoruz ve burada bulacağımız şeyle aslında hani turpun büyüğünü, hani Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'turpun büyüğü' diye tariflediği şeyi buradan yakalayacaklarını" dile getiriyorlar. Her şeyde olduğu gibi burada da bir safsatayla karşı karşıya kalıyoruz. Bu manada işte tam da o duruşmada yapılan, alınan ifadelerde neredeyse o eylemle ilgili tutuklu kimse kalmadı. Bakın, tutuklu kimse kalmadı. Bu duruşmada orayla bağlantı- yani o kadar ilişki, o kadar saçma bağları kopuk, bağlamları birbirinden uzak konular ki... Ama ona rağmen birbirine bağlayıp buradan iş çıkartmaya çalışan, tımarhanelik bir iddianame olduğunu ifade etmeye çalıştığım biçimi tam da bunun yüzünden.

"Tabii burada Ekrem İmamoğlu davalarının değişmeyen bir rutini var"

Tabii burada Ekrem İmamoğlu davalarının değişmeyen bir rutini var. Her duruşmada az önce ifade ettim; ya savcı değişiyor ya hakim değişiyor. Ben her seferinde yeniden başlıyorum. Aynı dosyayı, aynı gerçekleri, aynı hukuksuzlukları sil baştan anlatmak zorunda kalıyorum. Galiba dosyalarımın tek değişmeyen tarafı, sanık koltuğunda benim oturmam. Arkadaşlarım sadece ceza davalarını çıkarttılar. Şu anda 15 ceza davasıyla muhatabım. Son 1,5 senede icat edilen 15 ceza davası. Elbette bunların hiçbirisi beni yıldıracak konular değildir. Takip etmekte zorlanıyor muyum? Açıkçası zorlanıyorum. İşte az önce ifade ettiğim gibi, sizlerle beraber 20 hakim değişikliğiyle muhatap oldum. Hiçbir duruşmam başladığı hakimle devam etmiyor, hiçbir duruşmam. Madem yargı bağımsızdır, madem hakimler hiçbir etki altında kalmadan yalnızca hukuka ve vicdanlarına göre karar verir, o halde bitmek bilmeyen hakimdeğişikliklerini millete kim açıklayacak?

Bakınız, bu dosyada hiçbir somut adım atılmadı. Bildiğim kadarıyla sorulan sorulara hiçbir cevap verilmedi. Ama bir tek şey yapıldı; daha soruları soran hakimler cevaplarını almadan heyet değiştirildi, savcı da değiştirildi. Bu dosyayla ilgili çarpıcı bir gerçeği de aziz milletimle paylaşmak isterim. Tabii gerçekten utanç verici, yargıyı küçük düşüren bir işlem daha yapıldı. Biz, Necati Bey ve Merdan Bey ile birlikte aynı gün şok olduk tabii. Bir gün önce "casusluk davası" diye manşetler atıldı, "casuslar" diye manşetler atıldı. Bir kardeşimiz daha var; o da Kandıra'dan getirilmişti ki Necati Bey de Kandıra'daydı, Melih Geçek diye bir kardeşimiz. Soruşturma sürecinde de bizimle Çağlayan'daydı. İfadesini verdi. Hakkında bırakın tutuklamayı, adli kontrol tedbiri bile uygulanmadı. Zaten tutuklu başka İBB davasında. Tekrar ediyorum; adli kontrol bile verilmeden Kandıra Cezaevi'ne gönderildi. Yani duruşmaya bile çıkarılmadı. Yetmedi, dosyasını tefrik ettiler ve asıl bundan sonra yaşananlar bu soruşturmanın hukukla mı yoksa başka saiklerle mi yürütüldüğünü de hepimize gösteriyor."

İmamoğlu'nun avukatı Fikret İlkiz: Hiçbir bilginiz yok ama kendinize göre bir bilginiz var

İmamoğlu'nun savunmasının ardından söz alan İmamoğlu'nun avukatı Fikret İlkiz de şöyle konuştu:

"Sayın Başkan, çok uzun konuşmayacağım. Yalnız önce bir yanlışlık yapmamak için bir şey sormak istiyorum. Savcılık tarafından bu dava dosyası ile ilgili tutukluluğun devamı ile ara kararlarının beklenmesi talebinde bulunuldu. Evet, öyle değil mi? Yani bütün bunları söylediği için sormamın temel nedeni şu. O zaman konuşalım. Demek ki sanıklar, yani yargılanan sanıklar, herhangi bir şekilde bir ifade vermeden ya da kendilerini değişmiş heyete anlatmadan önce ta başında tutukluluğun devamı isteniyor. Herhangi bir etki yok, herhangi bir şey yok, kendi kendinize karar veriyorsunuz.

Dolayısıyla ne önceki ara kararları bakımından ne de bugün bu duruşmada anlatılanlar, anlatılanlar bakımından giden yargıçlarla ilgili yapılan işlemler bakımından hiçbir bilginiz yok ama kendinize göre bir bilginiz var. Kendinize göre bir talebiniz var. O halde sözlerimin ağırlıklı olarak muhatabı sizler olacaksınız. Yani savcı olacak, yani savcılık makamı olacak.

Evet, herkes anlatıyor. Hüseyin Bey de anlatıyor. Özellikle bu dava bir ihbarla başlamış mıdır? Bu dava dosyasının en altında yer alan bir bilgi var. O bilgiye bakarsanız, savcı görüşme ve talimat alma tutanağı. Şimdi bu tutanağın tarihi 6 Mart 2025. Ve bizim davamızın, yani bu davanın ilk duruşmasının yapıldığı tarih de 11 Mayıs 2025.

"Çifte kavrulmuş olsun diye düşünüldü herhalde"

Dolayısıyla bir ihbar üzerine başladığına göre, bu ihbar örneğin CİMER'e yapıldığına göre, örneğin bu ihbar, eğer yazılıysa bir belgesini -yazılı olmadığı görüşündeyim çünkü dava dosyasında bulamadığım için özet geçiyorum- o zaman bu ihbara bakmak gerekiyor. Yani bu ihbarda ne demişler? Bunu niye anlattığımı söyleyeyim Sayın İddia Makamına. Çünkü sonuçta soruşturmayı başlatan, bu iddianameyi yazan, bu iddianameyle ilgili olmak üzere ara kararları açısından yargılama başladığı zaman bu davayı bu salonda tutmak durumunda olan bir kamu görevlisi olarak görevinizi hangi gerekçelerle ve ne şekilde başlayarak yaptınız? Demek ki sizin başlangıcınız 6 Mart 2025. Ya da sizin başlangıcınız bu anlamda bakarsanız CİMER'e yapılmış olan bir şikayet üzerine yapılan, bir şikayetin arkasından devam eden bir soruşturma.

Hemen söyleyeyim, yani burada bulunmayan ya da gelip de duruşma sırasında ifade vermeyen üç tane tanık var. Bunlardan bir tanesi Ümit Deniz Alaçam, bir diğeri ise Berkay Yağlıca dediğimiz kişi. Hemen söyleyeyim yine, Berkay Yağlıca aslında Ümit Deniz Alaçam'ın şoförü. Çifte kavrulmuş olsun diye düşünüldü herhalde. Kim düşündü? Savcı, adını şimdi vereceğim. Kim düşündü? Terörle Mücadele Şubesi'nde görevli olan bir polis memuru düşündü. Bir savcı ile bir polis memuru Terörle Mücadele'de görevli, dava dosyasının içerisinde var, şimdi söyleyeceğim. Numarasını vermeme gerek yok. Bildiğiniz bir kişi de olmadığı ya da okuduğunuz bir kişi olmadığını da tahmin ediyorum. Bütün bunların niye söyledim ya da en azından bütün bunlarla ilgili olmak üzere siz soruşturmayı ne zaman başlattınız? Ne açıdan başlattınız? Bu soruşturma 2 Mart 2025 tarihinde başlamış olması gerekiyor. Ama sizin başlattığınız bir soruşturma değil. Telefonla görüşme tutanağı var ve tarihi de 2 Mart 2025.

Şimdi 2 Mart 2025 tarihinde edilen bu tutanakta özellikle FETÖ/PDY soruşturmaları kapsamında telefon edip ihbarda bulunan kişinin, FETÖ/PDY soruşturması kapsamında hiçbir şeyi yokmuş. Çünkü ihbarı alanlar böyle bir tutanak tutmuşlar. Bu tutanakta imzası bulunan kişi, daha sonra Terörle Mücadele'de görev yapan aynı kişi olarak devam ediyor. Peki neydi acaba? Gelen ihbar neydi? Casusluğa nasıl karar verdi? Yani savcılık casusluk soruşturmasını başlattığı zaman bu 328'e 1'dir. Ne zaman dedi? Ne zaman bu insanları bu kadar buraya toplayıp da bu kadar mağdur ediyorsunuz ya da ettiniz? Yine dosyada bir belge var. O belgede de diyor ki: "112 Acil Çağrı Merkezi'ni arayan şahıs ihbarında, Hüseyin Gün -1974 doğumlu onu diyor ki- Türk ve İngiliz vatandaşı. İsrail ve Amerika için çalışıyor. Yabancı istihbaratlarla çalışıyor. Yeni çıkan asker silahları projelerini çalar. 2005'ten beri tanıyorum. Annemin evinde -çok özür dilerim Hüseyin Bey, böyle bir ihbarda bulunup bu ihbarı yazdığı için- yazılı dosyayı bırakmış orada gördüm. Orada dosyaları okudum. Bu dosyalar bende, ekipleriniz gelirse ben bu dosyaları size teslim ederim ve bağlantılar da bunlardır diyor." Bu ihbar üzerine siz buradasınız. Bu ihbar üzerine sizinle birlikte bizim arkadaşlarımız da burada.

Şimdi bu ihbarın hemen arkasından bu kez sırayla 6 Mart tarihinden itibaren görüşmeler başlıyor. Şimdi bu görüşmelerden bir tanesi savcı görüşme ve talimat alma tutanağı. Sırayla görüşülüyor. Ve deniliyor ki, 112 Acil Çağrı Merkezi'ne 2 Mart 2025 tarihinde gelen ihbar... Şöyle bir kısım var, biraz önce okuduğum bölümü yazmış. "Berkay Yağlıca ile Ümit Deniz Alaçam bunların ikisinin ifadesi var. Onlar da Amerika ve İsrail'le çalıştıklarını söylüyorlardı diyor." Arkasından devam ediyor: "İhbarcı şahsın bahsetmiş olduğu hususlarla ilgili olarak Hüseyin Gün isimli şahıs hakkında TCK 328 Siyasal ve Askeri Casusluk suç isnadıyla şüpheli olarak soruşturma defterine kaydının gerçekleştirilmesi, savcı diyor böyle yazın diye." Demek ki bir ihbar, telefonla verilen bir ihbar. Demek ki iki tanık. Bu iki tanığın sözlerinden hareket eden, dolayısıyla da bunun 328 olduğunu söyleyen Mehmet Ateş, İstanbul Cumhuriyet Savcısı 12 Mart 2025 tarihinde görüntüsünü veriyor. Yani Terörle Mücadele Şubesinde görevli bir polis memuru ile birlikte telefonla alınan bilgiler çerçevesinde bir savcı "Bu 328 olur" diyor.

Ama bugün “MİT sorguluyor” diyor. Bugün bizim müvekkilimiz, "MİT buna niye cevap vermiyor?" diye soruyor. Hadi mahkemeden böyle bir yazı gitti veya gitmedi. Ya da acaba değişmeden önceki heyet ya da bu idari işleri yürüten arkadaşlarımız MİT'e 11 Mayıs 2025 tarihi de ara kararı çerçevesinde "Tez gereği yazdınız mı? Bunu gönderdiniz mi?" Ben gönderilip gönderilmediği konusuna baktım. Eğer yazıldıysa ve gönderildiyse benim hatam olsun kabul ediyorum, görmedim. Yazmamış olayım. Ya yazmadıysanız. Çünkü bunların neden bu anlamda söylendiğinin bir önemi var. Ve gerçekten o taraftan teşhis tutanağı diye bir tutanak yapıyorlar. Bunu emniyette yapıyorlar ve sadece Hüseyin Gün'ün bu anlamda resmini alıyorlar, “Amerikan İsrail casusudur” diye. “Bu anlamda kriptolu telefon kullanıyor” diye de 2 tanık gösteriliyor. 2 tanıktan her ikisi de bir dilekçe yazıyorlar. İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi'ne tanıklar yazıyor. Tanık, yazarken, dosya numarasından bahsediyor. Bayağı bildiğiniz düzgün bir dilekçeyle. 3.7.2026 tarihli 2 dilekçede mahkemenin önüne geliyor ve diyor ki: "Dosyanızda tanık sıfatıyla dinlenmem gerektiği anlaşılmakla birlikte 3.7.2026 tarihli duruşmaya güvenliğim sağlanmadığı için katılamayacağımı bildiririm. Bu itibarla tanıklığımın duruşma günü dışında, parantez, harici başka bir günde belirlenecek ayrı bir oturumda alınmasını talep etmekte olup sayın mahkemenizce uygun görülmesi halinde ise beyanımın ceza mahkemesi bilmem kaç kaç SEGBİS'le alınmasını istiyorum."

"Zaten tutuklanmak üzere Sulh Cezaya sevk edilecekleri belli olan kişilerin ifadesini alıyorsunuz"

Bu, çok basit bir tanık anlatımı değil. Bu akıl verilmiş, verilmiş akla göre hareket edilmiş, verilmiş akla göre talepte bulunan bir kişinin dilekçesinden başka bir şey değil. Niye 3.7.2026 tarihine kadar bekliyorsunuz? Niçin o tarihe kadar, şimdiye kadar size ilk tezkere, ilk çağrı gittiği zaman gelmediniz? İşte bunu sormak gerektiği zaman ya da bunu sorgulamanın zamanı geldiği zaman hemen 11.5.2026 tarihli celseye geri dönüyorum ve bu celseye geri döndüğüm zaman da da ki bu duruşmanın ilk yapıldığı celsedir. O zaman bu celsedeki 3, 4, 5, 6 numaralı ara kararlarına bakıyorum. Yine bahsedildi, bir parantez daha açmak lazım. Gerçekten Hüseyin Gün'e bağlı olan çalışanlar, çünkü İBB dosyasında 3365. sayfa ile 3375. sayfaarasında Hüseyin Gün'e bağlı olan kişileri sayıyor. Yani Ekrem İmamoğlu'nun o dosyadaki suç örgütü liderliği altında onun elemanlarından olan Hüseyin Gün'e bağlı kişiler denince bu kişilerin başında Necati Özkan geliyor. Onun devamında Naim Erol geliyor. Ayrıca sözünü ettiğiniz Melih Geçek de o anlamda Hüseyin Gün'e bağlı olarak gösteriliyor. Yani bir başka deyişle o zaman 11 Kasım 2025 tarihli iddianameyi yazdığınız sırada siz özellikle bu hazırlık soruşturması numarasından bahsetmek suretiyle Hüseyin Gün'le ilişkili olmak üzere de bu kişilerle ilgili olmak üzere, bu tanıklarla ilgili olmak üzere bildiğiniz her şey elinizin altındaydı.

E şimdi elinizin altında olan bilgileri özellikle 11 Kasım 2025 tarihli İstanbul Büyükşehir Belediyesi iddianamesine alıyorsunuz. Bizimle ilgili olan tarihler ne? İstanbul Adliyesi'nin kapatıldığı gün, siz kapattınız. Herkese yasakladınız. Gerçekten söylediği gibi Ekrem İmamoğlu'nun, o gün Ekrem İmamoğlu geliyor. O gün bu hazırlık soruşturmasından bahisle ve elinizin altında bulunduğu halde bu iddianameye yazdıktan hemen sonra, 1 ay sonra, yani 4.2.2026 tarihli bu davanın iddianamesi bakımından da ilk bizim arkadaşlarımızın ifadelerini aldınız. Bizim arkadaşlarımızın ifadeleri alındığı zaman özellikle casuslukla ilgili olmak üzere sorular soruldu ve bizim ifademizi, yani 3 sanığın ifadesini Bayram Sürü aldı. Ben de dedi, "Bugün buraya getirildim hatırlarsanız, ben de acilen getirildim, ben de nöbetçi olarak getirildim. Soruşturmayı inanın ben de bilmiyorum, sadece bana verilen soruları size soruyorum." dedi ve onları sordu. Niye böyle oldu biliyor musunuz? Zaten o sorular bize sorulurken biz Ekrem İmamoğlu'nun, Merdan Yanardağ'ın ve Necati Özkan'ın tutuklanacağını anladık. Deyimiyle söyleyeyim, biliyorduk. Çünkü yaptığınızı biliyorduk. Bizi tutuklamaya sulh cezaya 26 Ekim 2025 tarihinde gönderdiniz.

Savcılığa sevk yazısının altında 2 kişinin imzası var. Biri Can Tuncay, bir diğeri ise Kayhan Çetin. Şöyle söylemek gerekiyor. Siz orada oturduğunuz için söylüyorum. Aslında makamınıza söylüyorum. Birisi ifade alıyor. O ifade bitsin ya da bitmesin, o ifade kabul edilsin veya edilmesin, zaten tutuklanmak üzere Sulh Cezaya sevk edilecekleri belli olan kişilerin ifadesini alıyorsunuz. Onun için bu davayı siz böyle bir dava olarak yarattınız. O yüzdendir ki savcı görüşme ve talimat alma tutanağında yazılı olan 06.03.2025 tarihinden bir gün sonra, 07.03.2025 tarihinde tanık Ümit Deniz Alaçam'ın evine gidip evinden o belgeleri aldınız. Hangi belgeleri aldınız? Savcı olarak iddianameyi yazdınız, bu davayı açtınız, bu mahkeme salonuna getirdiniz, bu mahkeme önüne getirdiniz. Davayı bu mahkeme önünde tutabilmelisiniz. Siz tutmuyorsunuz bu davayı. Özellikle bu davada yargılananlar tutuyor. Özellikle bu davada yargılananların tutmasının da tek bir nedeni var, aklınızda olsun. Eğer herhangi bir kişiyi yargılayacaksanız ya da bir başka deyişle, daha net ifade edeyim, yargıladığınız kişiler sizi yargılar. Yapılan da budur.

"Varsayalım ki mahkeme bir yazı yazdı MİT'e bunu sordu, MİT de cevap verdi "Hayır böyle bir faaliyetleri yok" dedi. E ne olacak?"

Onun için çekmeye çalıştığınız, daha doğrusu değişmeden önceki heyetin çekmeye çalıştığı, biz isnatlarla bağlıyız dediği için hepsinin dilinde çünkü bu laf, bu isnatlarla bağlı olmak üzere size casusluğu soruyoruz diyor. Oysa sizin söylediğiniz casusluk bir polis memuru ile küçümsediğim için söylemiyorum sakın yanlış anlaşılmasın, bir Cumhuriyet savcısının, küçümsediğim için söylüyorum, herhangi bir şekilde iki tanık ifadesine bağlı olmak üzere, iki kişinin ihbarına dâhil olmak üzere bizim karşımıza 328 ile ilgili bir siyasi casusluk suçu çıkartamazsınız. 11 Mayıs 2025 tarihindeki ilk duruşmada alınmış olan 3, 4, 5 ve 6 numaralı ara kararları ve siz bu davayla ilgili olmak üzere tutukluluk hallerinin devamını diyorsunuz. Oysa 11 Mayıs 2026 tarihli duruşmada acaba 12 Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 26.10.2025 tarihli oturumda verilmiş olan tutuklama kararının infaz görüp görmediğini mahkemenin kendisi soruyor. 3 numaralı ara kararı, MİT Başkanlığına yazı yazılarak ve casusluk suçu gözetilerek bu faaliyette bulundukları iddiasına ilişkin olarak herhangi bir rapor ya da tespitlerinin bulunup bulunmadığı hususu, arkadaşım anlattı. Özellikle bu ara kararlarından bahsederek anlattı. MİT'e soruyorsunuz; acaba casusluk faaliyetleri var mı, yok mı? Varsayalım ki MİT yazı gönderdi, varsayalım ki mahkeme bir yazı yazdı MİT'e bunu sordu, MİT de cevap verdi "Hayır böyle bir faaliyetleri yok" dedi. E ne olacak?

Şimdi, bu kadar "E ne olacak?" diye sorduğunuz sorunun cevabında hiç kimse bu insanlara, hiç kimse bizim arkadaşlarımıza, hiç kimse bu millete, hiç kimse yargıya karşı bu hesabı vermemezlik edemez. Onun için ikinci perdesi şu; yargılananlar yargılar ama bir de o yargılananların yargılamasında cezaevleri bildiğinizden çok daha fazla dolar. Sizin imalatınız, sizin bu anlamdaki yaklaşımınız, özellikle savcılık makamı olarak herkesi cezalandırma sevdanız bir gün patlar. Öte yandan 4 numaralı ara kararı, MİT Başkanlığına yazı yazılarak Hüseyin Gün'e ait olduğu iddia edilen verilerin incelenmesine ilişkin tespit edilen o anlamdaki verilerin görüş bildirilmesi için yazı yazıyorsunuz. Bilgi teknolojilerine yazıyorsunuz, o da 5 numaralı ara kararınız. İletişim Kurulu Başkanlığına yazıyorsunuz. İletişim Kurulu Başkanlığının özellikle bu davayla ilgisi nedir ya da en azından bu anlamda özellikle verilerin elde edilmesi, hâlbuki iddianamenizde siz açık kaynak verilerini indirmişlerdir, bunları işlemişlerdir, bunları göndermişlerdir diye suçlayan bir iddianame yazdınız.

Şimdi bu iddianameyi yazdığınız ve bu iddianame ile ilgili olmak üzere ara kararlarınızı özellikle takip etmeniz gerektiğine göre ve tensiple birlikte zaten 9 numaralı ara kararı ve 10 numaralı ara kararla bunlar istendiğine göre ya da şimdi dava dosyasına gelmiş olan bazı veriler bakımından bana göre mahremiyetin ihlali niteliğindeki tüm anlatımlara ya da kırmızı kaplı defterde Hüseyin Gün'e ait olan bilgilere bu şekilde bakıp bu şekilde incelemenize asla hak sahibi değilsiniz. Yani bir başka deyişle, mutlaka ve mutlaka bir şey bulmak istiyorsanız,bu soruşturmayı başlattığınız zaman 7 Mart 2025'te size teslim edilen bu defterlere zaten bakmanız lazımdı, zaten bulmanız lazımdı. Ama böyle bir şeye ihtiyaç olmadığı için sadece kendisini getirmiş olmakta ve sadece Ekrem İmamoğlu'na bağlı olan bu önemli Amerikan-İsrail casusunun, özür dilerim, yaptığı işlerden dolayı bir de daha renkli olsun diye Kemal Kılıçdaroğlu röportaj yapmaktan dolayı bugün karşımızda casus olarak bulunan Merdan'ıgetirmek kadar absürt bir şey olamazdı.

"Bize daha kanunlaşmamış olan bir tasarıdan bahsediyorsunuz"

O zaman bize ne demek istiyorsunuz? Biz size şunu söyledik ve dedik ki; siz bu iddianameyi yazdınız, bu iddianameyi bizim önümüze getirdiğiniz zaman 162 sayfanın içerisinde bize devlet sırrı tasarısından mı anlatıyorsunuz? Bize daha kanunlaşmamış olan bir tasarıdan bahsediyorsunuz. Bize yine eski Türk Ceza Kanunu'nda yazılı olan casuslukla ilgili 132. maddeden başlamak üzere bütün verileri tekrar tekrar anlattınız ve "Devlet sırrı nedir?" derken devlet sırrının ne olduğu ve yine bu iddianamenizde bize casusluk tarihi anlatıyorsunuz. Bize anlatmış olduğunuz casusluk tarihi o kadar geniş ki; casus, çaşıt, hafiye, gizli haberleri öğrenerek sırları çözen, haber veren, düşmanın askerliğe dair haberlerini öğrenip bildiren kimse olarak tanımlanmıştır diyorsunuz, sanki bizim çok korkacağımızı zannediyorsunuz.

Ve bu anlamda baktığınızda casusluk o halde sizin bu tariflerinize bağlı olarak hiç casus yok. Ya da o halde sizin bu tariflerinize göre bizim hiç bilmediğimiz iddianameye göre de bizim karşıma getirdiğiniz bir mozaik sır teorisi var. Mozaiktir sır teorisinden bahsediyorsunuz. Meslektaşım anlattı, söyledi. Özellikle Alman Federal Mahkemesi'nde böyle bir mozaik sır teorisi vardır dedi. Ve bilgileri açık kaynaklardan toplanmak suretiyle de her ne kadar Türkiye'deki mevzuatta casusluk tanımı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu'nun ilgili maddesinde tanımlanmış olsa bile bunları eğer siz internetten indirir, bilgisayarınıza koyarsanız, o zaman ortaya casusluk çıkar diye bizim için söylüyorsunuz. Biz o zaman size cevap verdik. Biz o zaman size 30 Nisan 2026 tarihli Almanya'dan özellikle Alman Ceza Hukuku'nda profesör olan Profesör Doktor Killian Wegner'in raporunu sunduk.

Bu raporu sunmamızın temel nedeni bu duruşmada söylendi. Bize bunları yaptınız, başkasına yapmayın. Başkasına yapmamak için bilgi sahibi olun. Bilgi sahibi değilseniz öğrenin. O da şu; Alman Federal Yüksek Mahkemesi'nin sonuç bölümünü okuyorum. Dava dosyası içerisinde kamuya açık bilgilerin sistematik biçimde derlenmesi ve işlenmesi yoluyla bir devlet sırrının doğabileceği görüşünün savunduğu iddiası, siz bunu savunuyorsunuz, bugün artık ileri sürülebilir bir iddia değildir. Mahkeme mozaik sır teorisi olarak bilinen bu görüşü 1950'li ve 1960'lı yıllarda savunmuş olmakla birlikte, çünkü siz bir tezden alıntı koymuşsunuz. Devlet sırrı ve casusluk tarihini bize o tezin adıyla anlatmak istiyorsunuz. Anlatmak istediğinizi de bilmiyorsunuz. Anlatmak istediğinizi de araştırmamışsınız ama Alman Ceza Hukuku profesörü de diyor ki 1950'li ve 60'lı yıllarda bu savunuldu. 68 yılındaki bir yasa reformu ile bu görüşün zemini ortadan kaldırılmıştır. Ve sonra devam etmiş, demiş ki bu anlamda da Federal Yüksek Mahkemesi Almanya'da bu konuda ona göre kararlar vermiştir.

"Söz şu; tutuklamayla ilgili olmak üzere kişi hak ve özgürlüğüne zorla getirilen bir sınırlama olduğu kabul edilmektedir"

Uzatmayayım. Ne kadar anlatırsak anlatalım. Bazı şeyleri tekrar tekrar yaşamaktan bıkmış olan bir ülkenin en azından ülkede bulunan insanları olarak belki başka bir şey söylemenin yararı var. Şimdi çok klasik bir şey yapmak mümkün. Nedir o klasik şey? İşte Anayasa'nın 19. maddesi dememiz mümkün. Anayasa'nın 13. maddesi dememiz mümkün. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesine göre tutuklama nedenleri yoktur diye birtakım şeyleri anlatmamız mümkün. Kaçmaları mümkün değildir. Bu insanlar kaçsa da zaten geri gelirler, kaçsalar da bunu beceremezler dememizin de bir gereği yoktur. O zaman ben size söyleyeyim. Yani bu anlamda baktığımız zaman, bu anlamdaki bu şekilde ifade edilen bir iddianameye karşı bu insanlar hakkında hala bir tutuklama kararı verilirse geçen celse söylediğimi tekrarlamakla yetineceğim. Ve ondan sonra bir adım daha atmayacağım. Çünkü bir adım daha atar, söyleyeceğim cümleden sonra devam edersem bizim meslek onurumuza aykırılık olur. Bizim inandığımız hukuka aykırılık olur ama sizin inandığınız bu hukukla da böyle bir ceza davası olmaz. Söz şu; tutuklamayla ilgili olmak üzere kişi hak ve özgürlüğüne zorla getirilen bir sınırlama olduğu kabul edilmektedir. Siz dinlemeden tutukluluk halinin devamına dediğiniz için özellikle ifade ediyorum. Ancak insan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının bir sınırı vardır. Bu sınır insan onurudur ve insan yaşamının korunmasıdır. Nokta. Saygılarımı sunarım.

Hüseyin Gün: Devletime hizmet etmenin karşılığı bu olmamalıydı

İmamoğlu'nun ardından duruşmada söz alan Hüseyin Gün, şöyle konuştu:

"Bugüne kadar toplanan ve bundan sonra toplanacak tüm delillerin, MİT'ten gelecek bilgilerle birlikte gerçeği ortaya koyacağına inanıyorum.

Hiçbirimiz casus değiliz. Ben casus değilim. Hiçbir zaman casusluk faaliyeti içinde bulunmadım.

Devletim için sosyal, siyasal ve ekonomik imkânlarımı kullandım. Gerekirse bu konuların daha da derinine, gizli celsede inmeye hazırım.

Fuat Oktay tarafından düzenlenen yetki belgesi kapsamında benden FETÖ ile mücadele konusunda görev almam istendi. Bu talep bana iletildi; benim böyle bir talebim olmadı.

Muhbir Ümit Alaçam'ın iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır. FETÖ ile etkin mücadele yürüttüğüm için örgütün hedefi hâline geldim. Adli makamların yanıltılmasını görmezden gelemiyorum.

Ben hiçbir kimseye casusluk iftirası atmadım. Her zaman devletime olan bağlılığımı ortaya koydum. Buna rağmen bana bu ağır ve çirkin iftirayı atan Ümit Alaçam, Berkay Yağlıcı ve Zeynep Şen gerçeği söylemiyor. Kendilerine soruyorum: Neden duruşmaya gelmiyorlar? Bu mesnetsiz davaya sebebiyet veren, bu asılsız iddiaları ortaya atan kişiler onlardır.

Muhbir Ümit Alaçam, benim sağladığım imkânlarla geçimini sürdürmüştür. Söz konusu paranın kaynağı benim. Kaynağı bana ait olan bir şeyi çalmam mümkün değildir.

Seher Alaçam benim manevi annemdi. Rahmetli vefat ettiğinde otopsi yapılmasını talep eden oğlu değil, bendim. Manevi annemin hem oğlunun hem de çalışanlarının geçimini uzun süre ben sağladım. Bu maddi imkânların kaynağı bendim.

219 seçimlerinde, on gün süreyle herhangi bir ücret almadan açık kaynak analizi yaptım. Seçimleri yazılımlar değil, adaylar kazanır. İnternette herkesin erişebileceği açık kaynak bilgilerini yurt dışına göndererek siyasi casusluk suçu işlendiği yönündeki iddialar tamamen mesnetsizdir.

Muhbir Ümit Alaçam'ın emniyete teslim ettiği görseller, herkesin erişimine açık görsellerdir. Dosyada yer alan günlükler ise suç unsuru taşıyan belgeler değil, benim iş günlüklerimdir. Çocukluğumdan beri günlük tutarım. Günlük tutuyor olmam casus olduğumu değil, tam tersine hayatımı kayıt altına alan biri olduğumu gösterir.

Devletime hizmet etmenin karşılığı bu olmamalıydı.

Kimin casusuyum? Hangi devlet sırrını kime verdim

Bunlar son derece ağır suç isnatlarıdır. Ben 369 gündür bu suçlamalarla mücadele ediyorum. Hayatım boyunca yalnızca devletimi sevdim. Eğer bir suçum varsa, o da devletimi sevmektir.

İstersen bu metni duruşma savunmasına daha uygun, hukuki dili daha güçlü ve hâkim karşısında okunabilecek resmî bir üslupla da düzenleyebilirim."

Mahkeme ara kararını açıkladı

Ara kararını açıklayan mahkeme; Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün'ün tutukluluğuna devam kararı verdi. Duruşma 29 Eylül'e bırakıldı. Tele1'in üstündeki tedbirlerin kaldırılmasına yönelik talep reddedildi.  Ekrem İmamoğlu duruşma salonundan ayrılırken, "Bunların hepsi tırıvırı. Hepsi geçecek" dedi.

 

Kocaeli Haberci Tavsiye Formu

Bu Haberi Arkadaşınıza Önerin
İsminiz
Email Adresiniz
Arkadaşınızın İsmi
Arkadaşınızın E-Mail Adresi
Varsa Mesajınız
Güvenlik KoduLütfen Resimdeki kodu yazınız