
Yeni Bir Cumhuriyetçi Kuşak Geliyor!
YENİ parti tabanında yeni bir kuşak geliyor.
Bu kuşağı klasik anlamda “Ulusalcı” olarak tanımlamak doğru olmayabilir.
Burada söz konusu olan, geçmişin siyasal kalıplarına sıkışmış bir ulusalcılık değil. Daha farklı, daha özgüvenli ve geçmişteki “Post-Kemalist” baskılardan kendisini arındırmış bir Cumhuriyetçilikten söz ediyoruz.
Cumhuriyetçi değerleri, laikliği, vatandaşlık hukukunu, ulus devleti ve Cumhuriyetin kurucu değerlerini savunan; Bunları savunmaktan çekinmeyen, hatta siyasetin bu değerler etrafında yeniden şekillenmesini isteyen yeni bir kuşak yetişiyor.
Bu kuşak artık Cumhuriyetçi değerleri savunurken mahcup olmayacak.
Kendisine sürekli “Geçmişte kaldınız”, “Eski siyasetin temsilcisisiniz”, “Artık bunların zamanı geçti” denilmesine de eskisi kadar kulak asmayacak.
Kanımca bu kuşak, 2027-2028 seçimleriyle birlikte siyasal alanda çok daha güçlü biçimde görünür hale gelecek.
Tam da bu nedenle YENİ Parti tabanında son dönemde ortaya çıkan “Hayır” eğilimini yalnızca İYİ Parti veya Zafer Partisi tabanının refleksleriyle açıklamak doğru değil.
Aynı sözcüğü kullanıyor olsalar bile, aynı siyasal gerekçelerle “Hayır” demiyor olabilirler.
YENİ Parti tabanının “Hayır”ı neden farklı?
Öncelikle şunu anımsamak gerekiyor:
Birkaç ay sonra bu yeni çözüm sürecinin iki yılı dolacak. Süreç, 2024 yılının Ekim ayında Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ın Meclis’e gelip konuşması yönündeki çağrısıyla başladı denilse de Apo'cu mahallenin önde gelenlerinden yeğen Ömer Öcalan bu el sıkışmadan bir ay önce Umut hakkı ile ilgili 103 genelgeyi meclise sunduğu belgeleri ile Orta yerde durmaktadır. Demek ki perde arkasında bu işin öncesi de var.
Ardından 2025 yılının Şubat ayında Öcalan’ın deklarasyonu geldi. O metin, Kürt hareketinin geçmişteki talepleri açısından son derece dikkat çekiciydi.
Kültüralist haklardan;
Kimlik haklarından, özerklikten ve geçmişte PKK’nın savunduğu birçok talepten uzaklaşan;
"Yeni bir Cumhuriyet ve yeni bir siyasal çerçeve" öneren bir yaklaşım ortaya çıktı.
Sonrasında Meclis’te bir komisyon kuruldu.
CHP, bu komisyona katılmayı kabul etti. Komisyonun başlığına ülkemizde bir türlü hayata geçirilmeyen yine de manivela gibi her yerde kullanılan demokrasi kavramı da girdi.
Ne var ki o tarihten itibaren yaşanan gelişmelere baktığımızda, demokrasinin güçlendirilmesi konusunda ciddi bir ilerleme yaşanmadığı gibi, Türkiye’nin demokratik standartları bakımından daha da geriye gittiğini söyleyenlerin sayısı arttı.
Çerçeve yasanın geleceği de aslında uzun zamandır biliniyordu!
Öyleyse insanın sorması gerekiyor:
Neden bu kadar uzun sürdü?
Ve daha önemlisi:
Neden tam da şimdi gündeme geldi?
Bunun yanıtını elbette Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasal takviminde aramak gerekiyor.
Böyle kritik bir düzenlemenin zamanlamasının iktidarın siyasal hesaplarından bağımsız olduğunu düşünmek kolay değil.
Hatta yeni kurulmuş bir siyasi yapının henüz kendi kimliğini ve siyasal hattını oluşturma aşamasındayken böyle bir tartışmanın ortasına bırakılmasının, YENİ Parti’yi içeriden zorlayacak bir sonuç doğurması hastalığını da göz ardı etmemek gerekiyor.
Üç günlük panik ve parçalanmış görüntü!
Bizlerin dışarıdan görebildiği kadarıyla YENİ Parti yönetimi başlangıçta grup kararı alarak “Evet” yönünde hareket etmeye hazırlanıyordu.
Fakat birkaç gün içerisinde sosyal medyada ciddi bir “Hayır” baskısı oluştu.
Bunun yalnızca sosyal medya üzerinden gerçekleştiğini düşünmek de doğru olmayabilir.
Parti yönetimine telefonlarla, yüz yüze görüşmelerle ve farklı kanallar üzerinden ciddi bir siyasal baskı ulaştırılmış olması olasıdır.
Görünen o ki bu gelişmeler sonucunda parti yönetiminin birkaç gün içerisinde ciddi bir panik yaşadığı izlenimi ortaya çıktı.
Genel Başkan Özgür Özel’in ve tutuklu Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun bir süre sessiz kalması da bu hazırlıksızlık görüntüsünü güçlendirdi.
Sonrasında parti grubunun serbest bırakılmasıyla birlikte ortaya parçalı bir tablo çıktı.
Üstelik mesele yalnızca YENİ Parti ile CHP arasındaki ayrışmadan ibaret kalmadı. Parti içerisinde de farklı eğilimlerin belirgin biçimde ortaya çıktığı görüldü.
Bunun siyasal sonuçlarını önümüzdeki haftalarda ve aylarda daha çok göreceğimizi düşünmekteyim.
İYİ Parti ve Zafer Partisi ile aynı “Hayır” değil
Peki YENİ Parti tabanındaki “Hayır” ile İYİ Parti ve Zafer Partisi tabanındaki “Hayır” aynı mı?
Hiç sanmıyorum aynı olmadığını düşünmek için siyasal kimliklerine bakmak yeterlidir..
Çok farklı siyasal geleneklerden söz ediyoruz.
İYİ Parti ve Zafer Partisi tabanlarında milliyetçi refleksler, Kürt hareketine yönelik mesafe ve kuşku daha belirgin.
Zafer Partisi'nin tabanı daha genç ve erkek seçmen ağırlığı daha yüksek, daha dar bir seçmen grubuna dayanıyor.
İYİ Parti ise ırksal düşleri olan daha geniş bir seçmen kitlesine sahip.
İYİ Parti tabanının önemli bir bölümü, özellikle Türkiye'nin batısındaki kent merkezlerinde güçlü bir damardan geliyor.
Bu tabanda Kürt hareketine yönelik tarihsel bir mesafe ve ciddi bir şüphe bulunuyor.
Hatta bazı seçmenlerde “Kürt sorunu diye bir sorun yoktur” yaklaşımının güçlü olduğu biliniyor.
Dolayısıyla İYİ Parti veya Zafer Partisi tabanının “Hayır” demesi, kendi siyasi gelenekleri açısından anlaşılabilir bir refleks.
Ama YENİ Parti açısından aynı açıklamayı yapmak olası değildir.
Neden mi;
YENİ Parti’nin geldiği siyasi gelenek, tarihsel olarak Kürt sorununun varlığını kabul eden ve bu sorunun demokratik siyaset yoluyla çözülmesini savunan bir gelenekten geliyor.
CHP'nin geçmişine baktığımızda bunu açık biçimde görüyoruz.
1980'lerden, 1990'lardan itibaren Kürt sorununu Meclis'e taşıyan siyasal geleneklerden biri CHP çizgisidir.
Kürt raporları hazırlayan, bu sorunun demokratik yollarla çözülmesini savunan bir geçmişten söz ediyoruz.
Elbette ciddi hatalar da yapıldığını biliyoruz!
Derinler ile gizli işbirliği yapan Kılıçdaroğlu'nun marifetiyle;
Dokunulmazlıkların kaldırılması gibi yanlışlar oldu.
Kürt belediyelerine kayyum atanırken yeterince güçlü tepki verilmedi.
Bütün bunlar eleştirilebilir.
Ama yine de siyasal gelenek açısından baktığımızda YENİ Parti tabanındaki “Hayır”ı İYİ Parti ve Zafer Partisi'nin “Hayır”ıyla aynı yere koymak olası değildir.
O zaman asıl soruyu sormak gerekiyor:
YENİ Parti tabanındaki bir grup insan neden bu kadar güçlü biçimde “Hayır” dedi?
Asıl sorun samimiyetsizlik ve “Çerçeve” olabilir!
Belki de bunun yanıtı, yasanın kendisinden çok nasıl sunulduğunda yatıyor.
Bunu biraz insani bir metaforla anlatabiliriz.
Her alanda yargı kolları başta olmak üzere tüm kurumlar eliyle;
Boğazınız sıkılırken yan taraftan size bir evrak uzatılsa, “Bunu imzala, senin hayrına” dense o evrakı imzalar mısınız?
Sizi duvara sıkıştırmışlar.
Bir taraftan üzerinizde baskı var.
Diğer taraftan size “Şimdi şu belgeyi imzala, sonra her şey düzelecek” deniliyor.
İnsan doğal olarak sorar:
Önce şu baskıyı biraz azaltın. Önce bana güven verecek bir şey gösterin. Ondan sonra konuşalım.
Burada asıl sorun siyasal bir konunun nasıl çerçevelenip seçmene sunulduğu.
YENİ Parti tabanındaki “Hayır”ın önemli bir bölümünün, belki de yasanın kendisinden çok yasanın sunuluş biçimine ve içinde bulunduğu siyasal koşullara itiraz ettiği düşünülebilir.
Çünkü seçmenin önünde çok temel bir soru var:
Türkiye'nin bugün bir numaralı sorunu nedir?
Kürt sorununun demokratik çözümü mü?
Yoksa demokrasinin giderek zayıflaması, çok partili hayatın anlamını yitirmesi, seçimlerin etkisizleşmesi ve iktidar karşısında siyasal alanın daralması,
Ekonomik kötülüğün içinden nasıl çıkılacağı mı?
YENİ Parti tabanının bir bölümü açıkça şunu söylüyor olabilir:
“Benim için şu anda ikinci sorun daha büyük bir sorun.”
Ve bu küçümsenecek bir talep değil.
“Biz imzamızın arkasındayız” demek yeterli mi?
Özgür Özel'in söylediği “Biz geçmişte bir imza attık, o imzanın arkasındayız” yaklaşımı elbette siyasal bir tutarlılık savıdır.
Ancak bir komisyon kararında atılan imza ile daha sonra Meclis'e gelen bir çerçeve yasa arasında siyasal ve hukuksal açıdan doğrudan bir bağ kurmak kolay değildir.
Üstelik o komisyonda “Demokrasi” kavramının bulunması da tek başına yeterli değildir.
Çünkü komisyonun oluşturulduğu dönem ile bugünkü Türkiye arasında ciddi farklar var.
Demokratikleşme konusunda beklentilerin karşılanmadığını düşünen seçmenlerin “Peki, o kadar çok laf ediyorsunuz ama demokrasi nerede?” diye sorması son derece doğaldır.
Hatta CHP o komisyonda masaya oturduğu gün, çok daha güçlü bir pazarlık yapabilirdi.
Şöyle diyebilirdi:
“Kürt sorununun demokratik çözümünü biz herkesten önce savunuyoruz. Bu konuda en önde yer almaya da hazırız. Ama size güvenmek için önce bazı somut adımlar görmek istiyoruz.”
Bu yaklaşım hem çözüm iradesini ortaya koyar hem de demokratik güvenceleri şart koşardı.
Bunun neden yapılmadığı ayrı bir tartışma konusu.
Bugün ortaya çıkan tablo, o gün yapılmayan siyasal pazarlığın bedelinin şimdi tartışıldığını düşündürüyor.
Açıkçası;
Burada çok önemli bir gerçeği unutmamak gerekiyor.
YENİ Parti bir “Hayır kurumu” değil;
Bir siyasi parti.
Siyasal partilerin gerçek seçmenleri vardır.
Bu seçmenlerin gerçek beklentileri, gerçek kaygıları, gerçek acıları ve gerçek talepleri vardır.
İnsanlar siyasal partilere yalnızca “Ahlakbsal açıdan doğru yerde dursunlar” diye oy vermezler.
Hele karşınızdaki siyasal aktörler yıllarca sizi "PKK'lılık" ile suçlamış, bugün ise bambaşka bir yerde durmaya başlamışsa, seçmen doğal olarak şunu sorar:
“Peki bunun benim açımdan siyasal karşılığı ne?”
“Biz imzamızın arkasındayız” demek siyasal açıdan yeterli bir yanıt olmayabilir.
Seçmen yalnızca geçmişte atılan imzaya değil, bugünkü Türkiye'ye bakıyor.
Dolayısıyla siyasal iletişimde yalnızca olayın kendisi değil, olayın topluma nasıl anlatıldığı da önemlidir.
Özgür Özel'in zor mücadelesi de görülmeli
Bütün bunları söylerken Özgür Özel'in verdiği mücadeleyi görmezden gelmek de doğru olmaz.
Çok zor koşullarda mücadele ediyor!
13-0 mağlubiyetten sonra,
7-0 geride başlayan bir maça son dakikalarda girmiş yeni teknik direktörle ve kendisinden 8-7 kazanması beklenen bir kaptan gibi Özgür Özel.
Bu gerçekten çok zor bir görev.
Üstelik ağır baskılar altında mücadele ediyor.
Bu nedenle Özgür Özel'e yönelik toplumdaki sempatiyi ve desteği de küçümsememek gerekiyor.
Fakat bir siyasal liderin zor şartlarda mücadele etmesi, seçmenin bütün sorularını ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, lider ile seçmen arasındaki bağın daha açık ve daha gerçekçi kurulmasını gerektirir.
Gelinen bir noktadan sonra seçmen şöyle diyebilir:
“Seni seviyoruz. Sana yapılan haksızlıklara da karşıyız. Ama sen benim yaşadığım sorunu yeterince önemsemiyorsan, ben neden senin önceliğini kendi önceliğim haline getireyim?”
İşte YENİ Parti tabanındaki “Hayır”ın önemli bir bölümünü burada aramak gerekiyor.
Bu “Hayır”, İYİ Parti'nin,
Zafer Partisi'nin hayırı hiç değildir.
Milliyetçi bir refleksin sonucu da olmayabilir.
Belki de bu “Hayır”, uzun yıllardır kendisini siyasetin merkezinde göremeyen, Cumhuriyetçi değerleri savunmaktan artık çekinmeyen, demokrasi ve hukuk devletini önemseyen, aynı zamanda Türkiye'nin bütün vatandaşlarının ve eşit haklara sahip olmasını isteyen yeni bir seçmen kuşağının “Benim de sözüm var” deme biçimidir.
Açıkça söylemek gerekirse;
YENİ Parti yönetiminin önündeki asıl sorun tam da budur.
Bu sesi bastırmak değil, anlamak.
Bu seçmeni küçümsemek değil, dinlemek.
“Hayır” diyenleri hemen milliyetçi, ulusalcı veya başka bir siyasi kategoriye yerleştirmek yerine, neden hayır dediklerini anlamaya çalışmak.
Türkiye siyasetinde yeni bir kuşak geliyor!
Cumhuriyetçi değerlerinden utanmayan, laikliği savunmaktan çekinmeyen, ulus devlet fikrini tartışmaktan korkmayan; ama aynı zamanda demokrasiyi, hukuk devletini, özgürlükleri ve bütün vatandaşların eşitliğini savunan bir kuşak.
Bu kuşak eski kalıplara sığmıyor.
Belki de önümüzdeki seçimlerin en önemli siyasal gelişmelerinden biri, tam olarak bu yeni kuşağın kendisini görünür hale getirmesi olacak.
Dolayısıyla YENİ Parti'nin “Hayır”ını yalnızca bir oy tercihi olarak değil, yeni bir seçmen sosyolojisinin ve yeni bir siyasal talebin işareti olarak okumak gerekiyor.
Çünkü bazen bir seçmenin “Hayır”ı, bir yasaya karşı çıkmaktan çok daha fazlasını anlatır.
Bazen “Beni de görün” demektir.
Kimi zaman “Benim de, önceliklerimi de önemseyin” demektir.
Öylesi zaman gelir ki, siyasette şu çok basit ama çok güçlü mesaj verilir:
“Ben sizin için değil;
Kendi geleceğim, çocuklarım, torunlarım için, ülkemin geleceği için oy veriyorum.” diyerek örgütlü bir şekilde itirazını yükseltir.
Belki Meclis’te temsil edilecek, belki de Türkiye siyasetinin yönünü belirleyen önemli bir seçmen kitlesine dönüşecek.