|
.
Birliktelik olgusu, malumunuz, sosyal yaşamımızın temelini oluşturuyor. İnsanın en büyük korkusu olan ''yalnızlık'' öyle güçlü bir duygu ki, köşeye sıkıştırdığında tıpkı kediler gibi, yalnızlıgını hissettirenleri tırmalayabiliyor insan.
Peki nedir kalabalıklar arasında insanı yalnız hissettiren? Ya da nedir, yapayalnız yaşarken insanı mutlu edebilen birliktelik hissi, ve nedir spor ile bağlantısı?
Etrafınızda, göz önünde olan ve çevresi geniş insanlara dikkat ediniz. Yalnız kalabilme ihtiyaçlarını ya karşılayamıyor, ya da yalnız kalmaktan korkuyor olabilirler.
Şimdi, nerden çıktı bu, nereye varmak istiyor bu adam diyenleriniz için konuyu bir hikaye ile biraz daha açalım efendim:
Kutup ayısı yavrusu annesine sorar: ''anne beni sen doğurdun diimi?'' annesi gayet doğal, doğrular bu sorusunu. Bizim ufaklık bu kez babasına sorar: ''baba, ben senin öz oğlunum diimi?'' babası gayet gururlu, ''elbette yavrum'' der. Ardından büykannesine sorar öz torunu olup olmadığını, olumlu yanıt alınca dedesine yöneltir aynı soruyu, yine olumlu yanıt! Annesine tekrar koşar: ''anneee! Lütfen beni kandırmayın, ben sizin öz çocugunuz muyum?'' Annesi sinirlenir ve neden kafasından bu soruyu atamadığını sorar. Bizim ki titrek ve isyankar bir ses tonuyla der ki: ''E Ama Donuyorum Ben!''
İnsanın yalnızlığa meyili, belki rekabet güdüsü, belki sükunet özlemi, belki yaşanmışlıkların yükü, belki yalnızlığın kalabalıkla doldurulamamasındandır bilinmez ama herkes bir şekilde, içinde yaşamak istediği, en azından daha yaşanılabilir olan kendi dünyasını inşaa ediyor.
Bu bitmek tükenmek bilmeyen inşaa sahası sporla, sanatla serpilip güzelleşirken, sanat ve spor dalları birbirinin rakibi olmamakla beraber, tam tersi birbirini beslemekte, aynı güzellik sınıfı içinde yeralmaktalar. Birbirini besleyen spor dallarını kabaca takım sporları ve ferdi sporlar diye ikiye ayırabiliriz, ayırmalıyız da zaten efendim. İşin sevgisine, börtü-böceğine pek dalmadan birbirine 'sosyal ve ruhsal gelişim' açısından nasıl yardımcı olduklarını, epey sınırlı bir çerçevede konuşalım:
Takım sporlarının adı üstünde, büyük ölçüde, takım hissiyatı temeliyle çalışıldığında başarıya ulaşabildiği; bireysel sporların da, büyük ölçüde, bireysel becerinin gelişimine paralel başarıya ulaşabildiği aşikar. Ama motivasyon etkilerinin bir bölümünün farklılığı yukarıda saydığımız etkenlere kabaca on basar efendim. Empati kurunuz lütfen: Başarıyı bir takım ile paylaşmanın lezzeti ile başarının bütününe sahip olmanın hazzı elbette birbirinden epey farklı olsa gerek? Lakin bu iki hazzın da, bireyin gelişiminde önemi, şeker ve oksijen gibi bağlı ihtiyaçlardır. Birbirini tamamlar, birbirini yakar ve bedeni, ruhu doyurur. Ülkemiz de yeni yeni yeşeren, bireyin birden fazla spor dalına eğilebilmesi, avrupada nesiller boyu süregelmekte. Ve özellikle rehberlik danışmanları, çocuk gelişimi-beceri eğilimi uzmanları öncülüğünde çocukların, bir takım sporu bir de ferdi sporda faaliyet göstermesi ruhsal gelişim açısından en sağlıklısı olarak gösteriliyor. Bir elit sporcu olmak için epey, zaman, para ve emek harcamak gerek. Bu üç malzemeyi günümüz şartlarında, büyük fedekarlıklarla bir araya getirdiğimizi varsayalım İkinci bir branş için binbir fedakarlıkla biraraya getirdiğimiz zaman-para-emek üçlüsünü tekrar sahnelemek gerekli gibi görünüyor. Aksi halde, şartlar kısıtlı ise en kötü ihtimal, birini seçmek lazım? Şimdi, ''ferdi sporlar takım sporlarını döver!'' demek istemem ama, her ferdi spor günümüzde artık aynı zamanda takım da sporu. Bireysel ve takım halinde kategoriler mevcut her branşta. Bu da takım ruhunu tetikliyor istemeden. Birçok yeni ve sağlıklı sosyal ilişkiler demek, hem takım içinde hem takımlar arası. Ülkemizde her mahallede bir futbol takımı oldugu, ve takım sporlarının açık ara cinsiyetlere göre ayrıldığı düşünülürse. Mensubu olduğu takımı oluşturan hemcinsleri ile kısır bir sosyal çembere sıkışmak kaçınılmaz gibi görünüyor, henüz gelişminin başında ki minik, haremlik selamlık nesillere(!) Bu o kadar hassas bir çizgi ki, cok basit gibi görünen herşeyin simgesel bir anlamı var aslında çocuklar için. Minicik bedenleriyle, minicik bir dünya kuruyorlar ve bu dünyayı takım arkadaşlarıyla, antrenörleriyle, sıralamada daha sonra gelen ebeveynleriyle dolduruyorlar. Ve ''arkadaş'' olgusunun tohumları atılıyor efendim. Karşı cinsle münasebetler arkadaşlık çerçevesinin dışına, beynin başka bir bölümüne itiliyor, soğuk soğuk terlemeler, rahatsız edici maddesel bakışlar, alıyor sonra yerini. Elbette bu demek değil ki, karşı cinsle aynı zamanda arkadaş olamaz, takım sporu müdavimi. Eğer şanslı ise, antrenörü ile, takım arkadaşları ile, ailesiyle, okul çevresiyle, diğer arkadaşlarıyla akıntıyı doğru yöne çevirebilir. Tabi sadece karşı cins değil, takım arkadaşları ile rekabet, rakip takım mensuplarıyla bireysel rekabetin çirkinleşmesi gibi sorunlara da açık, antreörün, ailenin, takımın doğru müdehalesi olmazsa. Görüldüğü üzere epey hassas bir denge efendim ülkemizde takım sporlarıyla birey yetiştirmek. Hakkıyla üstesinden gelen takımlar var, onları tenzii ederim efendim.
Benzer sorunlar ferdi sporlarda da mevcut, fakat daha ılıman iklim kuşağında. Bireyi bir yatırım olarak düşünmek lazım. Ticari yatırımlarımızda, nasıl enine boyuna, uykularımızdan ödün vermek pahasına ince eleyip sık dokuyorsak, aynı fedakarlığı lütfen geleceğimiz olan minik nesiller için de gösterelim.
-----------------------
''Tümüyle gerçek olan, olağanüstü bir düş dünyasının kapılarını aralayan kainatlar, hiç hoşnut olmadıkları yaşam koşuşturmalarında, dostluk olmayan dostluk, sevgi olmayan sevgi, ask olmayan plastik yakınlaşmalardan öte, başka bir gerçek arayan insanların duyumsayabileceği bir sevgi verecek kainat diliyle konuşanlara. Gelecek, dünyevi saçmalıklarından arınabilmiş evrensel insanların olacak. Ben, bütün dinlerin, politikaların, sınırların, bayrakların ve her türlü ayrılığın ötesinde, huzurlu bir bütünleşmeye programlanmıs kainatların ışıklı yayıcısıyım...'' diyor üstad.
Gelecek nesillerden, böylesi kutsal bir vizyonu sahiplenmelerini istemek, adil bir şekilde herkesin hakkı ve doğru hedefi bence.
Sevgiler efendim.
-----------------------
Sonraki yazıya: Bütün bu laf kalabalığının arasında yapayalnız kalmış anlam ruhunu, betonlar arasında yapayalnız kalmış, imar yasasının serme çimlerle sıkıştırılmış, suni, zorunlu yeşil alanlarına ithafen yalnız bırakmış olalım efendim. Belki orada ikisi yalnızlıklarını paylaşır.
|
Yorumlar