|
Işık ve saygı ve sınırsız sevgi ile saygıdeğer okurlar…
Bugün sizlerle daha düne dek AKEPE eliyle kapatılan ve de yağmalanan SEKA’nın genel müdürü olarak devlet memuru maaşı ile yaşamını sürdüren, hakkında NAYLON FATURACILIK suç dosyası bulunan ve sonra da nasıl oldu ise Başbakan Recep Bey’in himayesi altında önce milletvekili, sonra da Maliye Bakan’ı olan ve sonra da birden bire bakanlıktan uzaklaştırılan UNAKITAN’ın kızları Zeynep ve Fatma Unakıtan'ın Telemobil şirketinin 'Türkiye Cumhuriyeti devleti bakanlıklarının ve bakanlığa bağlı resmi kuruluşların; iktisadi devlet teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları, yapı kooperatifleri ve belediyeler tarafından yurtiçinde ve yurtdışında ihaleye çıkarılan inşaat, elektrik tesisat, yol, su, kanalizasyon, doğalgaz, altyapı, üstyapı, dekorasyon, restorasyon işlerinin yeniden veya onarımı ihalelerine katılmak, teklif vermek, ihale şirkette kalırsa ihale sözleşmesi gereği işi yapmak ve teslim etmek.` gibi her işi yapan bir kimlikle 2010 yılı başından başlayarak il il kamu ihalesi kovalamaya başlaması ve de peşi sıra ihalaler alarak servetlerine servet katmaları üzerine düşünce belirtmek istiyordum. Ancak ileti adresimde Nilgün Can’ın BİRİNCİ KADININ, İKİNCİ KADINA TEŞEKKÜRÜ başlıklı bir yazısını görünce UNAKITANLARIN DEVLET İHALELERLNDE IŞIK HIZIYLA YÜKSELİŞLERİNİ
bir başka güne bırakıp okyanus yürekli, çağdaş bilim ve insanlık aşığı, ülke sevdalısı sayın CAN’ın yazısını siz saygıdeğer okurlarla paylaşmayı uygun gördüm.
Evet saygıdeğer okurlar işte NİLGÜN CAN arkadaşımızın kaleminden yaşadığı tüm haksızlıklara karşı gözlerindeki güneşi söndürmeyen, yüzündeki gökkuşağı gülüşünü yitirmeyen
ve kendisi ile birlikte dünya güzeli, canından çok sevdiği iki çocuğunu düşmana muhtaç etmeden , namerde boyun eğmeden yaşamını sürdüren, inançlarından ve okyanus yüreğindeki yaşam coşkusundan bir parça bile eksiltmeyen bir yanı AMAZON, diğer yanı MELEK , elleri öpülesi bir KARADENİZ kadınının yaşam öyküsü
BİRİNCİ KADININ, İKİNCİ KADINA TEŞEKKÜRÜ İçi kıpır kıpırdı. Bahar gelmiş, çiçekler açmıştı. Sadece mevsim değildi ama bahar. Hayatının da baharını yaşıyordu . Her şey ve her yer bahardı. Çiçeklerin kokusu hiç bu kadar keskin, gökyüzündeki güneş hiç bu kadar parlak değildi sanki. Sadece baharı değil üstelik, hayatın tüm renklerini de yeni yeni fark ediyordu. Bağlı olmak veya bağımlı olmak böyle bir şeydi işte. Etrafında başka bir dünyanın döndüğünü fark edememek. Bir an için kendini yedi uyuyanlar mağarasından inen ashabdan biri gibi hissetti.
Tuhaf bir histi bu. Aslında epey zaman geçmişti yeni bir düzene geçeli fakat her uyandığında halen “Ben nerdeyim? Burası neresi?” sorularına cevap verip öyle güne başlamak günün ilk rutinlerinden biri olmuştu. Evin balkonuna çıkıp, denizden gelen iyot kokusunu derin derin içine çekti. Ne zaman gözleri ufuk çizgisine çivilense, derin düşüncelere dalması an meselesiydi: “Harika bir şeymiş özgürlük! Bunu bunca yıl sonra anlamak, bugüne kadarı için kayıpken, bundan sonrası için yeni bir kazanç. İnsan bir kez dünyaya geliyor. Onu da mutsuzluğa adamak ne kadar safça, ne kadar ahmakça. Ama olsun bugüne bakmalı. Geçmiş, geçmişte kaldı. “Üzgün adım marş, ileri!!” dönemi sona erdi artık. Şimdilerde sadece ama sadece “ Özgür adım marş, ileri!” demeliydi. Bunları düşündükçe coşkusuna hakim olamıyor, yatağın üzerine çıkıp zıp zıp zıplayası oluyordu. Düşünmenin o ince zevkine tekrar bir dalış daha yaptı: “Elli yaşıma merdiven dayadım. Geç kaldığım mutluluklar için üzülüyorum aslında. Ne çok güzel şey varmış oysa yaşanası, ahenkli. Bütün bunlardan nasıl da mahrum bırakmışım kendimi. Ömrümün en güzel yıllarını istemediğim bir hayatı yaşayarak geçirdim. Bile bile lades değil de nedir bunun adı?. “Kaçırdıklarım için hayıflanmak bile zaman kaybı şu saatten sonra. Yaşananların hepsi yaşanması gereken şeylerdi. Üzülecek fazla bir şey yok aslında. İki tane pırıl pırıl evlat verdi bana bu evlilik. Çok da nankör olmamalıyım. Üstelik de yanımdalar. Dünyanın en güzel şeyi onlar.” Diye düşündü. İçini ferahlatacak şeyleri çabuk fark edebilme yeteneği, biten evliliğinin ardından daha bir gelişmişti nedense. Sosyal aktivitelerle, sporla, kitaplarıyla, dostlarıyla ve çocuklarıyla dopdolu ve anlamlı bir hayatın içindeydi nihayet. Kendi olabilmenin keyfini doya doya çıkarıyordu. Hayatın bir başka yüzüyle karşı karşıyaydı sanki. Alice Harikalar Diyarında hikayesinin esas kahramanı gibi hissediyordu kendini.
“Hele de şu tiyatro işine bayıldım. Son günlerime damgasını vuran bu keyif için de ayrıca teşekkür etmeliyim ikinci kadınlara” dedi kendi kendine. Ve devam etti: “Eskiler bizi, gelinlikle girdin, kefenle çıkarsın mantığıyla sürümüşler bir nevi. Çok uzun yıllar direndim bu kurala itiraz etmemeye. Bazı şeyleri es geçtim. Kolumu kırdılar yen içinde bıraktım. Kızılcık şerbeti ikram ettim sevdiklerime. Bir çok makul insanın sorun diye bakabileceği şeyleri, görmemezlikten geldim. Neden peki? Bunun cevabını halen ben bile kendime verebilmiş değilim. Belki sevgiydi, belki mahalleliydi, belki vazgeçmek istemediğim düzensiz düzenimdi. Belki de dünyamın altının üstüne gelmesinden korkuyordum. O zamanlar bilebilseydim bu huzuru, daha erken getirirdim dünyanın altını üstüne.” Yanan sigarasının dumanının havada yükselişini izlerken, buruk ve emanet bir gülümseme belirdi dudaklarının kenarında. Birilerine geçmişten söz ederken “Eski kocam” lafı halen eğreti duruyordu dilinde. Ama çok sevmişti bu eğreti otunu. Çabuk alışmıştı hatta. İnsan güzel olan şeylere ne de çabuk alışırmış meğer. Çirkin bir kadın değildi aslında. İyi bir eş, iyi bir anne daha iyi nasıl olunabilirdi ki. Ona bu güne kadar öğretilen her şeyi, en mükemmel haliyle eda etmişti işte. Ama olmayacaksa olmuyormuş demek. Bir türlü yaranamamıştı adamına. İyi bir kariyeri de vardı üstüne üstelik. Tüm bu huzursuzluklar için üstüne para bile ödemişti. Cesaret her şeydi ama. Hayatta öğrendiği en büyük güç ve gerçek buydu işte. O olmayınca, hiç bir şey olmuyordu. Hep akıllı bir kadın olmuştu. Fakat cesaretsiz akıl, yıllar boyu yavan ve sası bir yemek gibi durmuştu önünde.
Kocasının hayatına giren ikinci kadınların bir çoğundan habersizdi. Sağdan soldan duyduklarına da pek itibar etmiyordu. Belki işine gelmediğindendi bu hercai vurdumduymazlık. Kocasının en son vukuatını onun ağzından duymuştu. İlk birkaç gün, duyduklarının şokunu atlatmakla geçti. Sonra yavaş yavaş olanları idrak etmeye başladı. Bir mucidin gözlerindeki ışıltıyı nihayet bu sayede yakalamıştı. Bu ışık huzmesi, hayatının her anına katre katre yayılmaya başlamıştı bile. Yavaş yavaş kan gelmeye başlamıştı hayatına. Taptaze bir kan hem de. Yeniden yapılanıyordu adeta . Her şeye yeniden başlamak. Yeni bir dönemeç, yeni bir çağ. Korkmuyordu. Hayır korkuyordu. Her yerden aynı ses gelince ister istemez med-cezirler peşini bırakmıyordu. Bir erkeğin varlığı olmadan da hayata devam edebilmek bu kadar mı zordu?
Aslında yıllardır süren huzursuzluklara katlanmasının ana sebebi çocuklarıydı. Biraz daha büyüsünler derdindeydi. Onu durduran tek şey, babasız bir aile düzenine çocuklarının kabul sürecini kolaylaştırmak için biraz daha beklemenin en makul olacağı fikriydi. Bu yüzden, ömrünün en güzel yıllarını huzursuzluklarla boğuşarak, hak etmediği şeyleri sineye çekerek geçirmişti. Bugün ise geride onsuz tam üç yıl kalmıştı. Ne de çabuk geçmişti bu üç yıl. Eskiden kağnı hızıyla geçen yıllar, şimdi azgın bir nehir gibi çağlayarak akıyordu. Arada sırada “Keşke daha evvel merhaba deseymişim yeni dünya düzenime.Ne çok gereksiz şeylere amenna demişim yıllarca” diye de hayıflanmadan edemiyordu. Türkiye de bu model kadın o kadar çoktu ki. İstatistiklere sığmayacak kadar hem de. Ona göre çevresindeki kadınların çoğu istemediği hayatların tam ortasındaydı. Çoğu çaresizlikten, bir çoğu da cesaretsizlikten. Arkasında güçlü bir ailesi olanlar biraz daha şanslılardı. Evlatlarının mutsuzluğuna dayanamayıp da her zaman, her şekilde yanlarında olacağının garantisini veren aileler de vardı. Bu yüzden kendini şanslı kullar arasında sayıyordu. “Keşke” diyordu içinden. Keşke imkanım olsa da tüm mutsuz kadınları, evliliğini bitirmek isteyip de çaresizliklerinden dolayı kıpırdayamayan bütün kadınları barındıracak kadar büyük ve donanımlı bir evim olsaydı. Böylece hiçbir kadın mutsuz veya umutsuz kalmazdı.” “Mutsuzlukları sadece evliliklerine bağlı olanlar değil üstelik, sözlü veya fiziksel şiddet gören, tacize uğrayan bütün çaresiz kızlara ve kadınlara kucak açabilseydim keşke. O zaman dünya nasıl da yaşanası bir hal alırdı.” diye geçirdi içinden. Sonra evrensellikten bireyselliğe indirgedi düşüncelerini. Her şey çok güzeldi artık. Çocuklarının her ikisini de üniversitede okutuyordu. Hayatında marazdan eser kalmamıştı. “Uçkurunun peşinde bir adamdan olsa olsa iskele babası olur” deyip güldü kendi kendine. Rabbine defalarca teşekkür etti. Bu uçkur meselesi iyi bir bahane olmuştu aslında. Bu yüzden sonsuza dek müteşekkir kalacaktı ikinci kadınlara. İçinde anlayış, sevgi, şefkat, sevgi ve saygı ögeleri silinmiş bir cümleye dönmüştü zaten hayatları. Bu kadınlar ona sadece “Vira bismillah” deme cesaretini vermişlerdi. Sonra da dönüp kendini kutladı. Zulme dur diyebildiği için. Mutsuzluklarına son verebildiği için. Yeni başlangıçlara sancak tutabildiği için. “Merhaba Hayat” diyebildiği için. İşte bu güzellikler için kocasının hayatına giren tüm ikinci kadınlara yürekten bir teşekkür etme vefasını da atlamadan, mutluluk ve huzur denizine doğru yelkenlerini açtı..”
|